Anasayfa / Şahap Eraslan / YANIT HAKKIM SAKLI KALSIN

YANIT HAKKIM SAKLI KALSIN

Merhaba Mamo,

Psikoloji fakültesinin ilk yılının genel psikoloji dersinin konuları belirlenmişti: Düşünme, problem çözme, algılama, dil vs.  Biz pala bıyıklı Türk/Kürt arkadaşlar programı görünce birbirimize bakıp gülüşmeye başladık. Gülümsemelerimizi pala bıyıklarımız gizliyordu. Kafeteryada oturup uzun uzun Almanlara, Almanların bilim dedikleri şeye gülüp durduk. “Bu herifler düşünmeyi bile üniversitede öğreniyorlar”dı. Gene gülüşüyorduk. Problem çözmeyi öğrenmek için biraz kapital biraz da devrimler tarihi ve parti kongre tutanaklarını okumak yeterliydi. Biraz delikanlı, biraz namuslu, biraz bıçkın olmak gerekti düşünmek için. Sevince delikanlı sevmeli, mümkünse “sapına kadar” (bu sapı ne anlama gelir ben anlamadım/düşünemedim) seversen bu iş olurdu. Almanların düşünceyi üniversitede ders olarak öğrenmeleri bu eksiklikten ötürüydü. Bizim gibi bağrı yanık Anadolu delikanlıların bu derslere ihtiyacı yoktu. Hele bir devrim olsaydı, hele bir bizim şu yangın yeri yüreğimizi bir görselerdi sorunlar işte o zaman çözülürdü. İlk haftalar bizim içten içe alaylarımızla geçti. O zamanlar öyle düşünüyorduk. Yıl sonunda şapka düştü kel göründü… Tüm değerlerimizin alt üst oluşuna, üzerinde durduğumuzu sandığımız toprağın ayaklarımızın altından kaydığını hissettik. Gülmelerimizin, içten içe alaylarımızın faturasını ödemek bize ağır geliyordu. Kendimizi değersizleştirmeler, tutunacak dal aramalar, geldiğimizi kültürü bütünüyle reddetmeler… Okul başında düşünmeden ve ani olarak verdiğimiz tepkilere (alay etmek, gülmek) daha sonra yaşadığımız panikten ötürü yeni tepkiler eklenmişti. Ne yapsak yanlıştı. Sanıyorum o dönemler öğrenmekle, bana anlatılmak istenenin ne olduğunu anlamaya çalışmakla çıktım bu durumdan (kim bilir belki de hala çıkamadım?). Düşünmek kafamızdan geçenlerin dile getirilmesi değildir… Kafamın meşgul olmasına artık “düşünme” diyemiyordum. Düşünme sürekli öğrenilen bir şey de. Yani diploma alıp uzman olmak, biraz olgulaşınca da emeklilik ya da “yeterince düşünceyi öğrendim bari erken emekli olayım” denilebilecek bir şey de değil. Düşünme en kaba anlamda problem, problemin tanımı ve problemin ayrıntılandırılmasıyla başlayan sürecin adı. Yoksa kafamızın yaptığı beyin jimnastiğinin adı değil.

Almanlara özgürlüğü anlatırdım o zamanlar: Bizim Nazım’ımız vardı. Yüreği aşk ve sevgi doluydu. Sonra da patlatırdım “Kadınlar/Bizim kadınlarımız…”. Sonraları kendi ezberime takıldım. Aşık olduğu kadınlardan ayrılma geleneği olmayan büyük şair, büyük aşk şairi kendi ilişkilerinde küçücük yüreği olan adam olur mu? türünden beyin jimnastiği yapmaya… Sonra kendime kızdım… O aşkın ve özgürlüğün şairiydi… Sadece ayrılıklarda yüreği korkak, belki de ürkekti… Kendime teselli “Yaşamak/ Bir ağaç gibi/Tek ve hür/ bir orman gibi kardeşçesine”yi söylerdim… Sonradan aklıma geldi birden… Bir ağacın özgürlüğü ne ola ki! Yukarıya boy sürmek, toprağa kök salmaktan öte. Özgürlüklerimiz toprağa çakılı kalmak mı olmalı?

Sen de fark ettin galiba. Ben aşıklardan çok “aşk tasarımıyla” uğraşıyorum. Birileri aşıksa, yüreği bir başka çarpıyorsa söyleyeceğim bir şey yok. Korkudan, tiksintiden, utançtan yürekleri çarpacağına bırakın aşktan çarpsın. Burada anlaştık mı Mamo? Yürekleri aşktan başka çarpmaya başlamışsa onların bu güzel yüreklerini siyaha boyamanın, yüreklerine kir sürmeye çalışmanın anlamı yok… Herkesin “aşk tasarımını” yücelttiği, insan ilişkilerinin temeline yerleştirdiği bir dönemde bir itirazda bulundum ben… Romantik aşk tasarımlarının geliştirildiği, insan ilişkilerinin vazgeçilmezi olduğu, cinselliğin önkoşulu haline getirildiği yer Avrupa… Yani kapitalizmin başkenti… Aşk tasarımları üzerine (aşk üzerine değil) bizim edebiyatımız çok yeni… Biz bu işin alfabesini bile öğrenemedik galiba… Romatizm 18. Yüzyılda aydınlanma döneminin “mantık” (rasyonalite) merkezli akımına karşı bireyin tutku ve ruhuna vurgu yaparak gelişen bir akım. Romantik aşk tasarımını kapitalizmle ilişkilendirmemin nedeni bu. Feodal evlenme biçimlerinin tasfiyesi, ilişkilerimize yeni mantıksal gerekçeler bulma arayışını doğurdu. İşte bu arayışta karşımıza “romantik aşk tasarımı çıktı”… Anlayamayanlara açıklama: Görücü usulü evliliklere karşı çıkmaya başladıktan sonra, hazza ve aşka dayanan ilişkileri savunmaya başladık…  Feodalizmin tasarımlarının tasfiyesi, romantizmin merkezinin Avrupa olmasından yola çıkarsam herhalde aşk tasarımlarının ideolojik kaynakları sosyalizm, kominizm ya da ne bileyim “bilmem ne izm”  olamaz herhalde… Umarım ideolojik olarak doğru adres gösterdiğimi şimdi anlatabilmişimdir sana Mamo… Mamo aşk tasarımlarıyla aşkı ya da aşık olanları birbirine karıştırdığında işler karışıyor birden… Benim söylediğim bu ince ayrıntıda gizli galiba…

Muhammed Hira Dağı’nda yaşadıklarını Hatice’ye anlatır. Hatice bu konuyu akrabası Varaka ibn Naufal’la görüşmesini önerir. Muhammed’e ibn Naufal  NAMUStan söz eder ve namusu Musa’yla ilişkilendirir. Daha sonraları namus Cebrail’le bağlantılı olarak Müslümanlar arasında algılanılır. Namus, belki de Yunanca’da olan nomos (kanun) anlamı taşımaktadır o dönemler… Şair Ahmet Arif şiirinde adiloş bebeye namusa sarılarak büyümesini önerir… Benim önerim ise namusa fazla gereksinimin olmadığı. Namusa yeni içerikler bulmak yerine kullanımdan kaldırmak… En azından namuslu olmak telaşından kurtulur insanlar… Yoksa Mahsun Kımızıgül ya da Kayahan’la lümpenlik (delikanlılık) muhabbetinde (erkek eğemen toplumunun söylemi) yarışmayı ilericilik  sanacağız… Bu tür şeyler yazdığımda benim sadece tabulara saldırdığımı sanıyorsun belki de… Gerekçelendiremeyeceğim lafı söylememeye özen gösteririm ben Mamo…

Sayın Akyar sizin “namus” tanımınızı okudum. Amacım karışıklık, suları bulandırmak değil. Ne demek istediğimi açıklarsam belki daha iyi anlaşılırım. Namus ahlaki değerlerin bütününü kapsayan bir üst kavram olarak da kullanılıyor. Dürüst olmak, mert olmak, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, helal kazanç elde etmek gibi ahlaki değerleri taşıyan insanlara da namuslu olarak bakıyoruz. “Yukarıda önceden “namus” kavramının Araplarda ne anlamda kullanıldığını kısaca yazdım. Namus”un  yaygın bilinen anlamı ise cinsellikle ilişkili. Yani dürüstlüğün temeli cinsel denetimle ilgili. Ben “namus” kavramının bir üst kavram olarak kullanılmasının çağrışım alanının cinsel denetimle ilişkili olmasından ötürü çok uygun olmadığını sanıyorum. Size bir anımı anlatayım… Türk kültürünün psikanalitik açıklamaları konusunda bir sunum yaptığım toplantıda Almanlar “namus”u sordular bana. Ben namusun bir sapıklığa (perverziyon) dayandığını anlattım. Türkiyeliler salonu terk ettiler, Almanların ise merakı arttı. Bir insanın bacısının, anasının, kızının cinsel yaşamını merak etmesi, bununla ilgili olması ensest tabusunun bir biçimde çiğnenmesi anlamına geliyor. Alevilere, Koministlere yöneltilen ensest tabusunun çiğnenmesi suçlaması belki de bu gruplarda kendiliğinden bir refleks geliştirdi. Belki bu nedenle geleneksel anlamda kullanılan “namus” kavramını daha da genişleterek, başka anlamlar bularak kendilerine yöneltilen suçlamalara tepki geliştirdiler. Benim önerdiğim bu kavramın bana gerkmediği. Bana en yakın insanların cinselliği ne benim ilgi alanıma girer (ensest tabusu bu demek zaten), ne de onların cinselliğini denetlemeyi namusluluk sayarım. Bir erkeğin zamanın çoğunu bacısının, annesinin, kızının vajinasıyla ilgili konulara ayırması, bu konuda fantaziler (negatif, koruma amaçlı) oluşturması farkına varmaksızın bir sapıklık oluşturuyor. İnsanların çoğunun böyle düşünmesi bu perverziyonu normaliteye dönüştürüyor. Ben bu normalitenin bir anormalite olduğunu, perverziyonu gizlediğini söylüyorum… Kısacası bu ezber benim hoşuma gitmediği için bozmak istiyorum. Karşıdan bakınca ben namussuz, benim tarafımdan bakınca da karşı taraf/çoğunluk sapık gözüküyor yani….

Mamo Sayın İsmail Sarıtaş beni mi eleştirmiş, gönderme mi yapmış anlamadım… Amacım da ona yanıt vermek değil… Ben bildiğimi okuyacağım yani. Özür dilemek bana göre benim kendi davranışımda gördüğüm eksik ya da yanlış ve benim bu durumun farkına varmam, kendi yanlışımı düzeltme çabam anlamına gelir. Yani kendi içimdeki bir hesaplaşmanın sonucunun olayın mağduru olarak gördüğüm insana/diğerine/ötekine yansıtılmasıdır. Birinin ayağına farkında olmadan basarsam o insandan özür dileyerek yaptığım yanlışın farkına vardığımı, yanlışımı düzelme çabası içinde olduğumu belirtmek amaçlı özür dilerim.  Eğer birinin ayağına kasıtlı basmış ve bu yaptığım işin hata olduğunu kavramış ve bu durum bende bir suç bilinci/suçluluk duygusu yaratmışsa, yanlışımı olumluya çevirmek, en azından yanlışmın farkına vardığımı yanlışı yaptığım kişiye belirtmek için de özür dilerim. Ayağına bastiğim bir adamın katil olması ya da hırsız olması benim özür dilememi engellemez. Benim yaptığım yanlış o anda, benimle ayağına bastığım insan arasında oluşmuş ilişkide ortaya çıkan bana ait bir hatadır. Bu ama bir katili, hırsızı, diktatörü beğendiğim, sempatik bulduğum anlamına gelmez. Onun katilliği, hırsızlığı benim de onaylamadığım, çok karşı çıktığım, ama benimle o insan arasındaki o özel alanın/anın (ayağa bastığım olay ve o an) dışındaki duruma aittir. Benim özürüm ise o özel anla ilişkilidir sadece… İnsanlara kazık çakmayı güzel bulmak işkencilerle özdeşleşmek olur. Mırıldandığım türküden ötürü özür diledim… Özür dilemem, aslında özür dilediğim insanlarla  benim arama ördüğüm duvar, aramıza çektiğim kalın çizgi, onlarla farklılığımı en fazla vurguladığım an olduğu için, bu farklılığı çok önemsediğim için gerekli yani… Benimkisi sıradan, insan olması çabası belki de…

Rus psikolog İ. P. Pawlov’a (hani şu köpeklerle yaptığı deneylerle ünlenen, davranış psikolojisinin kurucusu olarak bilinen adam) atfedilen bir anekdot var: Asistanı işe geç kalmış. Pawlov asistanını azarlamış: “Neden işine geç geliyorsun”.  Asistanı ise “dışarıda devrim oluyor” yanıtını vermiş. O dönemlerde Rusya’da Ekim Devrimi yapılmaktadır. Pawlov çıkışmasını sürdürür: “Devrimden bize ne, biz işimize bakalım”… Partiler kapatılıyor, ipler geriliyor… Ben ise aşk, namus gibi şeyler yazıyorum… Pawlovculuğumdan değil galiba bu… Ben başka şeyler bilmiyorum… Ben sadece söylediğim türküyü söyleyebiliyorum. Başka konulardan söz etmemek başka türkü bilmediğimden…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın