Anasayfa / Yusuf Acil / YAKINDAKI UZAKLIK

YAKINDAKI UZAKLIK

Doğduğum köy yarı kuru, yarı susuz denebilecek özelliğe sahip. Çöl değilsede ormansızdır. Ama ne olursa olsun doğduğum, çocukluğumun geçtiği yerdir. Bu bakımdan anılarımın geçtiği köyüm, her şeye rağmen özlediğim yerdir. 25 yıl kadar gidememiştim. Sonra ve nihayetinde gitmeme engel olan hukuki durumum düzelince sürgünlüğüm sona erdi ve köyüme gidebildim.

Bu ikinci gidişimdi. Bu gidişime birazda amcaoğlu Mamo Baran ve yine sevgili doktor Mehmet hocanın “gelmelisin” istekleri sebep oldu diyebilirim. Bu yıl köy festivali düzenlenmişti. Dolayısıyla köy kalabalık olacağını tahmin etmiştim. Köye İstanbul’dan otobüsle yolculuk ettik. Otobüste epeyce köylümüz vardı. Çoğu orada yeni tanıştığım genç kuşaktı. İsimlerini önceden duyduğum Yoldaş Karakuş, Sinan Akkaya ve diğer bazılarıyla otubüs yolculuğunda tanıştım. Sinan benim çocukluğumda köy yaşamımdaki maskaralıklarıma, yaramazlıklarıma, afacanlıklarıma suç ortalığı yapan (hukuk dilinde cürümüm denir) Hasan Akkaya’nın oğludur. Sinan, babasına fiziken ilginç derecede benziyor. Sinan’ı görünce babasının çocukluğu geldi gözümün önüne. Otobüs boyunca Yoldaş ve Sinan’a Hasan ile benim hikayeerimi anlattım. Zaten biliyor olmalılar ki doğrudan sordular; “Siz babamla Şükrü amcaya nasıl takılırdınız?”. Gerisini tahmin edin. (Şükrü amcayı birkaçyıl önce kaybettik. İnandığımdan değil ama Şükrü amcaya duyduğum saygı, sevgi ve verdiğim değer nedeniyle söylüyorum, varsa yeri cennet olsun) Ben anlattıkça kahkaha tufanı sardı Sinan ve yoldaşı. Her zamanki gibi kendimde kendi anlattıklarıma güldüm tabii. Kendi anlattıklarına gülen adamı pek muteber görmezler ve hatta deli derler ya ama ben yine de anlattıklarıma kendim çok güldüm. Değerlendirme okurun olsun. Bazen de gülerken içten içe çok ama çok hüzünlendim.

Köye vardığımızda epey kalabalık vardı. Sarılmalar, öpüşmeler ve önceden bilmediklerimizle tanışmalar vs. İkinci gün plan gereği panel düzenlenmişti. Panelistlerimiz Dt. Mehmet Akbulut, Mamo Baran ve Şükrü Şahin’di. Doktor Mehmet ayrıca moderatödü. Panel, çocukluğumda okuduğum okulda yapıldı. İçeri girince çocukluğumda içerde yaşadığım iyi-kötü her şey beynimde bir bir geçti. İlginç duygular yaşıyor insan o an. Yaşadıklarımı eşim Gül’e ve oğlum Sidar’a aktarmaya çalıştım. Panelistler konuşmaya başlayınca heyecanlandım. Bu tür panellerin yabancısı olmadığım halde köyümde böylesine olumlu bir plan ve düzeyli ve disiplin içinde bir tartışmaya gidilmesi beni çok mutlu etmişti. Mehmet hocanın açılış konuşmasından hem gurur hem de hüzün duydum. Zira Mehmet hocanın konuşması etkileyiciydi. O sakin, ama kendinden emin açıklaması ile köyümüzün kaybettiği yada idealleri için yitirdiklerimizi ve sakat kalan yada sürgün yaşayan devrimcileri anması ve yeni nesillere örnek alınmasını salıkı vermesi çok etkileyiciydi.. Anlattıkları hepimizin duygularıydı. Sonrasında Mamo Boran’ın ve orada yüzyüze geldiğim amcaoğlu Şükrü Şahin’in örgütlenme ve önemi üzerine konuşmalarını dinledik. Bu köy ilk kez böyle bir panele tanıklık ediyordu. En azından ben öyle biliyorum. Ne de güzeldi! Yaşlılarımız, gençlerimiz hepimiz dikkatle konuşmacıları ve konuşulanları dinliyorduk.

Söz sırası, soru sırası biz dinleyicilere gelmişti ki olan oldu. Köyümüzün ahalisi içinde var olan ve doğal olan bazı sorunlardan yola çıkılarak, panelin konusu olmadığı halde gündeme getirilince iş çığırından çıktı. “Bu konuyu yarın görüşelim, bugün konu bu değil” denmesine rağmen konuyu gündeme getirenler ısrarcı oldular. Gereksiz tartışmaların ve çekişmelerin sonucu olarak panel kapatılmak zorunda kalındı. Yaşlılarımızı biraz olsun anlarım da, ama okumuş ve kariyer edinmiş, aydınımız olarak düşündüğüm avukat bayanımızın tavrını, anlamakta çok zorlandım. Demek ki okumak, eğitim görmek tek başına yetmiyormuş! Bu bir kez daha ortaya çıktı. Bu olumsuzluk hariç her şey çok iyiydi.

Sonraki gün yılanlı dağına tırmanmaya geçildi. Plana göre Şako köyünden başlayacaktık tırmanmaya. Durum böyle olunca ben önceki akşamdan annemin köyüne; yani Şako’ya gittim. Dayım Cemal’in evinde diğer dayımlar, eş ve çocuklarıyla iyi bir akşam sohbeti yaptım. Sonraki gün sabah 07:30’da yola çıkıldı. Dağın zirvesine tırmanabilecek miydim? Toplam 32 kişi olarak yolculuk başladı. Kimileri dik dik yürümeye çabalıyordu. Bazı arkadaşlar gibi ben de Z çizerek yürümenin daha doğru olduğunu düşündüm, öyle yaptım.

Yürümemiz uzadıkça kuyruk da uzamaya başladı. Belli bir saatten sonra nefesler daha derin alınmaya ve kuyruk daha fazla uzamaya başladı. Bir süre sonra kendimi ilerde, en önde olmasa bile önlere iki yüz metre kadar gerilerde buldum. Bazen nefesim kesilir gibi oluyordu. Çok kısa molalarla nefesimi toplama dışında yürüyüşümü sürdürdüm. Bazı yanlarıyla inatçılığım vardır. Böyle işlerde olduğu gibi. Yürüyüşüm devam ettikçe önlere daha bir yaklaştım. Bir ara bizim Gıldo amcanın torunu; Beze’nin İngiltere’de yaşayan oğlu Hıdır ile yan yana düştük. Hıdır bana “ya dayı sana helal olsun, Londra’da yaşıyorsun, orası düz arazidir, alışkın olmamana rağmen bayağı hızlı çıkıyorsun. Neredeyse en öne çıktın” dedi. Hıdır’ın bu teşvik edici sözleri bana yıllar önce yaşanmış bir olayı hatırlattı. Olay şöyle, Husene Dırso, Husene Abes ve Hemede Boro (kimse alınmasın, aramızdan ayrılan bu büyüklerimizi kürtçe ve gerçek isimlerini vererek anmak istiyorum. Zira onların anıları ancak bu şekilde doğru anlatılabilir) Kangal’a yolculuk ediyorlarmış. Mevsim ilkbahar ve karlar erimiş, ki o zaman çok kar yağarmış. Sular gümbür gümbür akıyor. Husene Durso gaza çabuk gelen birisidir. Bunu bilen Hemede Boro (amcam) “lo Husen” demiş. “ha o Karanlık köyünün suyuna gelince Husene Durso atlar geçer de bakalım ben ile sen nasıl geçeceğiz.” Amaç şamatadır. Bir iki saat sonra köyün deresine vardıklarında Husene Durso omuzundaki heybe ile suya doğru hızla koşar ve karşıya atlamaya çalışır. Ne var ki başaramaz ve derenin ortasına düşer. Sular soğuk, zor bela çıkarırlar Hüseyin amcayı, çıkarılır çıkarılmasına ama tir tir titrer ve der ki; “ayağım kaydı, yoksa atlardım karşıya.” Yiğenimiz Hıdır farkına mıydı bana gaz verirken bilmem ama benim atlamaya ya da mevcuttan daha fazla hızlanarak kalp spazmına düşmek gibi bir niyetim yoktu. Ama için için güldüm.

Sonra bir ara Hıdır diğer birkaç genç arkadaşa “işte işte ayı, yavrularıyla gidiyor” dedi. Hayvancağız belli ki bizden yavrularını kaçırıyordu. Geyikleri çok görmek istedim, ama karşılaşamadım. Yürüyüşümüz devam ediyordu. Bulunduğumuz yerden bakınca zirve yakın görünüyordu. Ama yürüdükçe o yakınlık uzaklaşıyordu bizden. Bu duruma ben yakındaki uzaklık adlandırmasını doğru buldum. Zirveye yürüdükçe o aşağıdaki sıcaklık yerini inanılmaz sert soğuk havaya bıraktı. Ciddi ciddi üşemeye başlamıştım. Aşağıda “üzerine sıcak birşeyler al üşürsün” uyarısına aldırmayan ben, sıcak bir giyecek aramaya başladım. İmdadıma Şükrü amcanın oglu Veysel yetişti. Bana verdiği giyecekle ısındım, rahatladım. Nihayetinde zirveye ulaştık ve ilk ulaşan birkaç arkadaş arasında bende vardım. Birazda olsa Hıdır’ın gazlaması işe yaradı galiba.

Geriden gelenlerin zirveye varmasıyla üstümüzdeki yiyecekler yenmeye başlandı. Domates, salatalık, tuz vs. kumanyamızdı. Bazıları börek de getirmişlerdi. Zirvede ortak paylaşılan dostluğun, içtenliğin ve lezzetin tadını aktarmaya gücüm yetmiyor. O güzel insanlarla dağ zirvesinde diz dize, gönül gönüle sohbetleri, dostlukları paylaşmak insanın özlemlediği en güzel tablodur. Bunun çoğaltılması gerekir.

Yorgunluğun verdiği sonuçla uzanmış herkes birşeyler anlatıyordu. Bir ara bir arkadaş “ayı gördünüz mü, bizi görünce hızla uzaklaştı” dedi. Bir başkası “yapma yav, nasıl birşeydi” diye sordu. Orada ben devreye girdim. “Görmedin diye üzülmene gerek yok dostum. Aha ayının biri karşımızda, bakın Mamo’nun ellerine ve vücuduna, kıllı bir ayı değil de nedir?” Kahkaha koptu tabii. Amacım gırgır yapmaktı yoksa sevgli Mamo’mla dalga değildi. Mamo bağışlasın beni.

Arkasından dağın kar tutan diplerine indik. Adeta güneşten saklanmış ve donmuştu kar. Bazı gençler kartopu oynadılar. Hemen herkes kar yedi. Bir süre sonra iniş kararıyla harekete geçtik. İnerken dağın zirvesinden dört bir yanı kuş bakışıyla izlemek güzel bir görüntü. Bölgeyi, çevreyi, çevre köyleri en uzakları süzerek izlemek görülmeye değerdi. İniş başladığında ilk inen kişi ben oldum. Çakıltaşlarına basarak en az bir metre kaymayı sağladım ve böylelikle herkesten daha hızılı yol aldım ve ilk inen oldum. İkinci inen ise amca kızımız Sose oldu ve giderek diğerleri. Şako köyünün buz gibi akan çeşmesinin başında yıkanmalar, su ihtiyacının karşılanması sonrasında, Şako köyüne vardık. Saat hatırladığım kadarıyla 14:30’du. Yani altı saatlik bir yolculuk. Yorucu ama hoş ve güzeldi. Gurup köye dağıldı. Biz ise dayımlara gittik. Cemal dayım ve yengem Türkmen’in fedakarlıkla hazırladıkları sofra sonrası kendimize geldik. Bizim köye arabayla ulaştık.

Akşam eski köy okulumuz olan şimdiki köy odasının önünde yenilen yemek sonrasında müzik ziyafetine geçildi. Programın yükünü bizim amca çocukları Ali, Zeycan, (Kevo) Hüseyin ve Şükrü Şahin’ler çektiler. İçten söyledikleri türkülerle dinleyicileri coşturdular. Daha sonra korktuğum başıma geldi. Beni de birkaç parça dillendirmek için mikrofona çağırdılar. Yıllar sonra topluca bir arada bulunan köylülerime acemi bir sazcı ve türkücü olarak bir şeyler söyledim. Beni ciddiyetle dinlediler bu güzel insanlar.

Bir anektod;
Köyümüzün birçok sanatçısı, sesi güzel olan insanı vardı. Eskilerden en öne çıkan ve büyük bir beğeniyle dinlenen ses amcam Ağa’ydı. Onun türküleri ve sesi hala hafızamda tazeliğini korur. Müthiş içten ve etkileyici söylerdi. Saz öğrenebilmemde Ağa amcanın teşviki ve itici rolü vardı bunda. Onun sesi, esprileri ve diğer davranışlarıyla farklı bir renkti köyde. Ne yazık ki geçirdiği rahatsızlık o güzel sesi dinlememizi ortadan kaldırdı.

Şimdilerde ise en öne çıkan ve hem sesi ve hem de profesyonelce çaldığı sazıyla sevgili Ali Akbulut’tur. Açıkça söyleyeyim ki köyümüz Ali arkadaş ile gurur duyabilir. Günleri ve programın sıra düzenini karıştırıyor olabilirim. Ama en son gün olsa gerek, köy odasında Ali Akbulut dostumuz bize verdiği dinleti hafızamda silinmeyecek. Sanırım herkes aynı güzellliği, etkiyi hissetti. Ali çoğunlukla ağa amcamın söylediği Zöhre ve diğer türküleri seslendirdi. Hem de eski tarzda söyleyerek. Bu arada diğer yaşlılarımız gibi orada oturup kendisini dinleyen Ağa amcadan özür ve bağışlanma isteyecek kadar da alçakgönüllü, güzel bir insan. Ağa amcayı epeyce gururlandırdı.Hem Ağa amca hem de Ali’nin, yani iki kuşağın birleştiği ve dinlediği o güzel programın tadını hiçbir zaman unutmayacağım.

Sonuç olarak, güldük, eğlendik, sinirlendik ve hüzünlendik. Bazı yanlarımıza da kızdık. Ama esassta festival başarılı geçti. Programı planlayan, çekip çeviren sevgili Mehmet hocamıza, Yoldaş Karakuş’a ve Sinan Akkaya’ya, Erkan Karakuş`a ve tüm diğer emeği geçenlere teşekkürler.

Ne de güzeldi.

YUSUF AÇIL

ilginizi çekermi ?

Şeytanın oğlu 2

nmüyordum aslında, fakat soni iki gün içinde fikrim değişti ve bu yazım ortaya çıktı. Konuyla …

Bir Cevap Yazın