Anasayfa / Mustafa Akyar / Şu ayak oyunları

Şu ayak oyunları

 

Şu ayak oyunları…

Benim aklımda yazmak için bir başka konu vardı aslında.
Modası geçmeden ben de yazayım hemem dedim Şahap’ı zevkle okuduktan sonra.
Yav sahi şu Erol Taş’ı kaldıralım artık derim ben. Senin Erol Taş olmadığını bildik gayri.
Ne diyordum?… ha okuduktan sonra hemen aklıma geldi bundan kırküç sene önceki o futbol günü. Bakmayın aklım defter değildir öyle. İnternette aradım da buldum o günün tarihini.

Yıl bindokuzyüzaltmışyedi.
Sivasspor ile Kayserispor maç yapmışlar Kayseride. Bu takımlar o zamanlar daha çok toy. Yani pek de önemli takımlar değiller. Bu maçta ne oluyorsa oluyor, bir panik bir hareket ve kırkı aşkın insan ayaklar altında ezilip, boğularak ölüyor.

Olay Kayseri’de.
Ölenler Sivaslı.

Bir gün sonra… bir gün sonra Sivas’ta oturan Kayserililerin evleri, işyerleri, dükkanları, otelleri talan edildi..
Çocuğum o yıllarda…
Kalabalıkla bir anda çarşıda karşılaştım. Gördüğüm manzara korkunçtu.
Belediye oteline girenler bulduklarını pencerelerden aşağıya atıyorlar.
Dolaplar, yataklar, radyolar, lambalar…
Ellerine ne geçiyorsa pencerelerden aşağı..
Aşağıda büyük bir kalabalık.
“Kahrolsun Kayseri!”…
“Kayserililere ölüm!”
Sanki futbol maçında ölenleri bunlar öldürmüş gibi.
Kaldı ki… bunlar bile öldürmüş olsalar…
Çocuğum… şaşkın gözlerle bakıyorum olanlara. İçimde anlatılmaz bir korku gittikçe büyüyor. Yer Eski Belediye Oteli. Tam Madımak otelinin karşı tarafı.. Yıllar sonra düşündüğünde sanki o bölge lanetlenmiş bir bölge gibi geliyor insana …Yangın yeri. Cehennem.
İçimdeki korku bir başka şeye dönüşüyor birden. Midem bulanıyor. Sararıyor yüzüm ve kendimi tutamayıp bir köşeye kusuyorum.
Millet bağırıyor.
Bendeki korku kusmuk olmuş sokaklarda.
İçim almıyor bunları.
Çocuk yaştayım.
Ve fırlıyorum Dörtyol’a doğru, aşağıya… Kepçeli’ye. Evimiz o tarafta.

Eskiden tam eski garajların o köşede, bir mezbaha vardı. Hayvanlar orda kesilir ve etler kasaplara oradan dağıtılırdı. Bir bölümünde de pastırma üretilirdi. Binanın bacasında uzun uzun, kırmızı biber ve çemenle kaplanmış pastırmalık etler, kuruması için gündüzleri açık havada, terasta asılı dururlardı.
Ben orada, garajların köşesinde el arabasında sebze, meyve, ya da dondurma satıyor olurdum. Terasta asılı pastırmaları zaman zaman ağzımız sulanarak izlerdik.

Ve Kepçeliye doğru yürürken, aşağıdan yukarıya bağırarak gelen bir başka grupla karşılaşıyorum. Ellerinde, kucaklarında, koltuk altlarında kalıp kalıp pastırmalar sürükleyerek çekiyorlar. Yüklenebildiklerini yüklenmişler, çekebildiklerini çekiyorlardı. Pastırma yapılan yeri de yağmalamışlar anlaşılan. Ve ellerinde, kucaklarında, omuzlarında kısacası pastırma yükünün altında bağırıyorlar.
“Kahrolsun Kayseri!”
“Kayserililere Ölüm!”
Demek ki o işyerinin sahibi de Kayseriliydi…diyorum kendi kendime. Ya da bir diğer pastırmacının rakibi…

Kısacası o gün Sivas’ta değil de bir cehennemde hissetmiştim kendimi.
Ölenlere üzüldüğüm kadar, Sivas’ta Kayserililere yapılanlara da çok üzülmüştüm.
Her futbol karşılaşması sözkonusu olduğunda o gün aklıma gelir. İçimi bir korku bürür. Sanki o an serserinin biri bir iş yapacak da, faturasını ben ödeyecekmişim gibi olurum.

Ben futbol maçlarına o günden sonra hiç gitmedim.
Ara sıra oynadığım futbolu da o günden sonra hiç oynamadım.
Futbolcuların neden bu denli çok para karşılığı transfer olduklarını da anlamış değilim.
Milyonlarca dolardan bahsediliyor futbolcu satışlarında.
Teknik adamlar, antrenörler de aynı hesap.
Hatta yurtiçi yetmiyor, yurtdışından ithal ediliyorlar milyonlar karşılığında.
Almanya’da bilmem ne kadar işçinin kazandığı parayı Daum tek başına toplayıp götürüyor örneğin.
Nerden geliyor bu para?
Nasıl kazanılıyor anlamıyorum.
Evinde geçim zorluğu çekenlerin futbol maçına aldıkları o pahalı giriş biletlerini de anlamış değilim.
Hangi duygudur insanı bu denli aptallaştıran?
Amacım birilerini suçlamak değil. Kafamdaki sorulara yanıt aramak.
Bana göre bu insanlar kendilerini izlemek için maça gidiyorlar.
Seyircisiz bir maçın tadı olur mu acaba? Hani seyirci olmasa insan bilet alıp maça gider mi?
Bana göre bu insanlar macera aramak için maça gidiyorlar.
Şöyle bir dayak yiyip de gelelim..
Ya da şöyle bir dayak atıp gelelim.
Ya da ağız dolusu bi *** avrat küfür.
Ya da şöyle zil zurna gırtlağına kadar birayla dolup sarhoş olmak..
Ya da….
Aklım almıyor, futbol severler bağışlasın beni. Örneğin ne demeli takımı yenildi diye intihar eden birine? Buna hangi anlamı vermeli sizce? Futbol bardağı taşıran damla mı yoksa?
Ne demeli örneğin, silahı eline alıp da sokak sokak gezerek havaya patır patır ateş eden adama?
Acaba buna toplumsal deşarj mı demek gerekli?
Bu deşarj yani boşalma engellenirse daha kötü şeyler mi olur acaba?
Ama bana mantıklı gelmiyor günümüzde “Futbol” denilen bu dünya.
Futbol, yani ayak topu oyunu…
Ayak oyunlarını sevemedim gitti bir türlü.
Belki oynanan oyunun sadece futbol olmadığındandır bu duygum.
Belki de başka ayak oyunları oynandığındandır sevmeyişim.
Yoksa gençlerin esprili futbol tartışmaları değil demek istediğim.
Ya da spor amacıyla sosyal bir grup olarak bir araya gelmek hiç değil.

Geçenlerde bir pazar, şöyle bir yürüyüşe çıkalım dedik. Her zamanki turumuz evden çıkıp şöyle çarşıyı dolaşıp tekrar eve gelen yarım saatlik bir tur.
Çarşıya yaklaşırken ellerinde kağıt bayraklarlar birkaç kız yaklaştı bize. Hepsi de güleryüzlü, neşeli.
“Bayrak?”
“Ne bayrağı? Sağol.. gerek yok!” diyip geçtik kibarca.
“Emin misiniz?” diye sordular gülümseyerek.
“Eminim..” dedim.. “Ben öyle bayrakçı biri değilim oldum olası…”
İlerlerken bir gürültü, bir şamata duyuyoruz ama henüz birşey gördüğümüz yok.
Köşeyi dönünce oturduğumuz kentin meydanı var. Sesler ordan geliyor.
Köşeyi döndük hanımla..
Ulaaaa! Bir kalabalık bir kalabalık ki sormayın.
Bir elde bayraklar sallanıyor, diğer elde bira dolu bardaklar…
Oleee….ole…oleeee! Şampiyon biziz!
Haydaaaa! Bu da ne böyle, demeye kalmadı, bir de baktık ki televizyon kameraları her yandan çekim yapıyor. Büyük bir ekran konulmuş meydana…
Ne var?
Bugün Twente’nin şampiyonluk maçı var bilmiyor musunuz?
Eyvah! Düştük cehennemin içine yine.
Gözlerimde Sivas’ın bundan yıllar önceki sokakları canlandı.
Pencereden atılan eşyalar.
Yerde sürüklenen pastırmalar…
Mide bulantısı..
Yürek kabarması…
Madımak…
Yangın yeri.
Cehennem…

Kalabalığın içine düştükten sonra “nasıl çıkalım bu cehennemden?”in hesabını yapıyorum ben kendi kendime.
Ve hesabı yapıp, sessizce sıvıştık aralarından.
Kalabalık arkamızda kaldı.
Derin bir nefes aldım.
Yüzümün rengi yerine geldi.

Ama eve gidince merak ettik tabi.
Televizyonu açtık.
Bizim kentimiz yılda bir çıkar televizyona.
Hollanda’nın Ağrı’sı gibi bir yer.
Tam doğuda.
Eee, böyle bir günde merak edip bakmaz mısın?
Baktık.
Çok şükür Twente şampiyon oldu.
Gece yarılarına kadar seyyar barlar bira sattılar.
Kızlar bayrak.
Televizyonlar haberle karışık görüntüler sattılar gece boyu..
Yani satan satanaydı o gece.
Gazeteler.. dergiler, hatta kitaplar satıldı bu uğurda.
Posterler, tişörtler, şapkalar, gözlükler vesaireler… vesaireler satıldı..
Yani o gün işler tıkırındaydı burda.

Bir öğretmenin vardı Lisede.. Edebiyat öğretmenim.
Vecihi Timuroğlu.
“Topun içinde hava vardır çocuklar… Havanın arkasından koşmayın..” derdi.
Kulakları çınlasın yaşıyorsa.. Şair ve yazardı.
Şimdi anlıyorum hocam.
Sen de haklısın ama, şimdi topun içinde para var. Havadan çok para..
Hem de öyle bir para ki, aklımız almaz.
Bak, şu günlerde yapılan maçlarda kullanılan topu yapan firmayı bir düşün.
Kaç top yaptı?
Kaç top sattı?
Kimbilir ne paralar kazandılar sadece yapılan toplardan…
Bu paralarla neler yapılır bilirsin hocam.
Ne dertlere çareler bulunur.
Ama öyle derde çare olmak için değil bu oyunlar tabi.
Bazı dolu ceplerin daha da dolması için herşey.
Eh, bu arada birkaç işsiz de bir süreliğine iş buldu tabi.
Bunu da inkar edemez insan.
Ama
aslan payı aslana…
Kupayı alsan da kazanıyor adam.
Almasan da…

Neyse..
Çoktandır yazmadım doğru.
Yazmayışımın nedeni muhtelif.
Bazen susmak daha sağlıklı.
Boğazın ağrımıyor mesela…
dinlemek ve dinleyip okuyup dolmak gerek bir de…
Ama nerdee..
Ben sıramı savdım bu şekilde.
Şimdi de sıra diğerlerimizde..

İyi tatiller diliyorum herkese.
Ben bu yıl buradayım.
Oturduğum yerde.

Sahi ya…
İsmet abimiz nerelerde?
Gönül ister ki, kısa da olsa
bir haber gele.
Ha bir de, sormuşsun ya sevgili Şahap,
Barış’ın karikatürlerine bakıyor musunuz diye..
Elbette.
Hatta bir kez daha baktım biraz önce. İki yeni karikatür eklenmiş benim de görmediğim.
Bu arada haberimiz oldu sayende.
Bu işi fazla bilmiyorum elbette ama,
Karikatürleri beğeniyle izliyorum.
Bak şimdi aklıma takıldı… karikatür okunur mu, yoksa bakılır mı?
Kurnazca ‘izleme’yi seçtim ama…
Yav Barış, karikatür ne yapılır gardaş?
Anlat allah aşkına!

Sevgilerimle…

ilginizi çekermi ?

Ap emede ağıt

  “Sırası mıydı?” demeyeceğim Sen öyle istediysen Sen öyle dediysen. Sırasıdır mutlaka ağıtların. Sırasıdır ölümün. …

Bir Cevap Yazın