Anasayfa / Şahap Eraslan / SON YAZIMDAKI YANLIŞLAR…

SON YAZIMDAKI YANLIŞLAR…

Merhaba Mamo,

 

İnsan galiba en çok yanlışlarından öğreniyor… Ömrümün kalanını kendi yanlışlarımı düzeltmeye mi adasam? Son yazımda gene ne çok yanlış yapmışım… Sayın Akyar beni düzeltti… Çok renklilikten söz etmiş… Aziz Nesin’i severim. Ortaokul ve lise yıllarımda bazı kitaplarını okumuştum ve beni çok güldürmüştü… En azından beni güldürdüğü için severim. Büyük bir yazar olduğunu (bana göre) söyleyemem. Ben A. H. Tanpınar’ın daha büyük yazar olduğuna inanırım (gene bana göre)… İstanbul için söylediklerinin benzerlerini  Mayakowski’de de bulurum. Mayakowski bir dizesinde “Moskova’yı tanımasam Paris’te ölebilirim” demişti (ya da buna benzer bir dizeydi. Aklımda kaldığı biçimde yazdım. Bu anlamda alıntı bire bir doğru olmayabilir). Tanpınar benzer şeyleri İstanbul için düşünür… Aralarındaki bu benzerlik onları çok usta falan yapmaz, biliyorum. Ama bana yakındır söyledikleri… Aziz Nesin ise bu bağlamda benim uzağımdadır… Halil Cibran’ı okumak bana Nesin’i okumaktan daha fazla keyif verir… Senin keyfinden bana ne, diye sorabilirsin Mamo… Haklısın… Aziz Nesin’in son günlerde gene revaçta olmasına sevinirim… Umarım kitap satışları artar… Okuyanlar da keyif alırlar. Ama Nesin’in adının sıkça anılması referandum sonucuyla ilgili… Benim de sorum, Nesin’in halkın bilmem kaçının aptal olduğu sonucunu nasıl belirlediğiyle iligili… İstatistik bir sonuç veriyor… Onun için “yazar sezgisi” deyip geçemiyorum… Bu sonuç nereden, hangi bilimsel veriye dayanıyor. Aptallığın kriterleri bu aratıştırmada neydi… “Aptallık” ölçümlerinde bölgesel farklılıklar var mıdır? Eğitim düzeyindeki farklılıklar “aptallığa” yansıyor mu?  Nesin’in bu lafını her duyuşumda ilk tepkim gülümseme oluyor… Sonra da aklıma sorular takılıyor… Sanıyorum, Nesin’in böyle bir tümceyi beklentilerinin gerçekleşmediği, düş kırıklığı yaşadığı bir dönemde tepki olarak söylemiştir. Yani halka olan kızğınlığını bu şekilde dile getirmiştir. İnsani bir kızgınlıkla söylendiğini düşündüğüm bir sözün kutsal bir gerçek gibi algılanıp tekrarlanması ise (bana göre) daha vahim… Eğer bu söz doğruysa aptallığı kolektif bir savunma mekanizması olarak görebilir miyiz? Aptallık saydığımız şey insanların kendilerini koruma amaçlı geliştirdikleri bir tutum olamaz mı?

Çoğu kez halkı küçümseyen, tepeden bakan tavırlar sol cenahta (haklı olarak) tepki yaratır (bu sitede ben de bundan payımı yer yer alıyorum)… Aziz Nesin’in söyleminde de belirginleşen, halkı küçümseyen, aptal sayan bir sol söylem var… Ben son yazımda ülkeyle, dolayısıyla da halkımla biraz helalleştiğimi anlattım. Yani kendime galiba “daha akıllı?” bir halk buldum. Artık diğer solcu arkadaşlar da kendilerine aptal olmayan bir halk arayışına çıkarlar herhelde (yahut, “ne yapalım abey, elimizdeki malzeme bu” derler)…

“Aptallık” ya da “salaklık” bizim kültürümüzde rasyonaliteden çok kurallara uymama, beklenileni yapmama anlamına gelir. Çocuğa alış veriş için verdiğiniz paranın kaybedilmesinde gösterdiğimiz tepkide vardır: “Çocuğum sen salak/aptal mısın”? Buradaki belirleme çocuğun zekasından çok onun dikkatsizliğine vurgu yapar. “Akıllılık” ise beklenilen yapılması, kurallara uygunluk anlamında kullanılır. Referandum sonrası yapılan “aptal” muhabbetinin arkasında da beklenilenin olmamasına gösterilen tepki var… Konu, zeka ve ratio (mantık) bağlantılı kullanılmıyor. Eğer böyle değilse durum çok vahim olur… Irkçı, halk ve insan düşmanı bir söyleme dönüşür… Türk Kültürü üzerine araştırmalar yapan, Karadeniz ve Dersim bölgelerinde de uzun dönem yaşamış etnolog Prof. Dr. Werner Schiffauer “akıllı” ve “aptal”ın kültürümüzdeki anlamlarını uzun uzun (yukarıda belirttiğim biçimde ) açıklıyor. Bu anlamları ben ondan bu yazı için ödünç aldım. İtirazı olanların adresi ben değilim yani…

Ha, unutmadan söyleyeyim Mamo… Referandumda boykot edenlerin sayısı da azınsanmayacak kadar çoktu. Evlerinde çekirdek yiyip oylamaya katılmayanlar pasif bir görüntü sergiliyor olsalar da, sonuçlara bayağı aktif bir katkı sağlamışlar… Seni bilmem… Beni sonuçlar ne üzdü ne de sevindirdi… Ben hala işimle, yani çekirdek yemekle meşgulüm…

Ya bana ne başkasının ne yapacağından… Kimse kendini bu aptal kümenin içine layık görmüyor. Ben ise o yanda olmaya gönüllüyüm galiba… Son yazıda da bir yığın hata (aptallık) yapmışım. Son cümlede (gene bir hata, sondan yedinci cümlede), Türkçe söylenen bir türkü için “bir Bulgar türküsü” demişim… Bulgaristan Türküsü olacak, düzeltirim… Böyle sıradan bir hata tüm kültür kuramlarını altüst ediyor. Yazım yanlışlıkarı da sıkça yapıyorum. Örneğin narsizmi bile “narzisimin” biçimde yanlış yazmışım…

Çocukluk yıllarımda yaşadığım yerlerde onlarca tekke, türbe vardı. Dağ başlarındaki çalılıklara bile dilekler tutularak bağlanmış renk renk çaputlar görürdüm sıkça.  Çocukluğunda muska taşımayan var mı aranızda? Aileleriniz köylerinize gelen dedelere sizi sunup mutlaka dualar okutmuştur. Bu toplum inancı çok güçlü olan bir toplum… Benim de hoşuma gitmiyor ama böyle… Sorum şu: Bu inanan insanları ne yapacağız? Bu toplumun realitesi bu. Kendi realitemiz bu… Yaşadıkları haksızlığa gönlüm razı olmaz , ama, yıllarca Ali’nin ve Hüseyin’in devrimci olduklarını sandım ben… 1900 lü yılların başında Alman Sosyal Demokrat kuramcılar Muhammed’i yaşadığı çağda dönemin eğemenlerine savaş vermiş devrimci olarak tanımlamışlar… İnanan insanların kendilerini siyasal bir platformda ifade etmelerini ben güzel bulurum… Böyle söylediğim için de kendimi AKP’li falan saymam…

Sevgili Şükrü Şahin yurtdışındakilerin (benim, Mamo’nun ve hemşerim Sayın İ. Öntaş’ın) ülkeyle ilişkilerimizdeki soğukluğa dikkat çekmiş… Belki de doğrudur… Neden soğuyor olduğumuz da sorulabilir… Belki de sorun ülkedekilerin “sıcaklığı” ya da “sıcakmış gibi görünmesi” olabilir… Ya da Sayın Akyar gibi ısının da çeşitlendirilebileceğini söyleyebilirim… Sorunu sadece bizim soğukluğumuzla açıklamayı denemek resmin eksik kalması anlamına da gelebilir… Buradan bakınca da “sıcaklık” sorun gibi görünüyor… Ben insanların sıcak olmaktan öte sıcakmış gibi görünmelerinden usandım… Kendi soğukluklarının farkına varamamalarından, soğukluklarını sıcaklıkmış gibi göstermelerinden yoruldum… Son yazımda birbirimize “nasılsın”ı soramadığımız tanıdığımdan söz ettim… Ben ve sen’in olmadığı, tüm konuşmanın öteki/diğeri (evet ya da hayır) üzerinden yürütüldüğü sohbetlerin sıcaklığı olmuyor Sevgili Şükrü… Bir tanıdığım ve eşi çocuklarını alarak beni ziyarete geldiler. Çocukların sorunlarını anlatırken kendi çocukları gecenin ilerleyen saatlerinde kanepelerde uyuyup kaldılar… Anne ve baba benimle pedagoji kuramlarını tartışıyorlardı… Tüm pedagoji kuramlarını birlikte çöpe attık o an… Sıcak insanlardı belki ama bu sıcaklık çocuklarına yansımıyordu… Benden aferin almalarının bir anlamı yok… Çünkü bu sahnede aferinin bile anlamı yok…

Sevgili Şükrü, sanıyorum Musa’nın halkından ayrılmadan önce (Halkı Mısır’dan Ürdün’e geçerken ölmek içi o Moab’da kalmıştı) halkına söylediği, bireysel, kolektif ve kültürel anı olarak halkının saklamasını istediği bir sözü bilirsin: “Sakın unutma”. Musa, Mısır’dan ayrılan yandaşlarının kendilerine cennet olarak düşündükleri, bolluk içinde yaşayacaklarını sandıkları ve artık köle değil özgür halk olacakları yeni ülkelerinde geçmişlerini unutacaklarından tedirgin olduğundan halkına “unutmamalarını” salık verir. Sanıyorum bu mitolojik anlatı göçmenlik geleneğinin vaz geçilmezi. Buralara geldiğimden bu yana bana “memleketimi unutmamam gerektiği”, yahut “yabancılaşmamam gereketiği” öğüdü verilir. Bu tür öğütlerin buradaki (göçmenlikteki) hiç bir sorunu çözmediğini biliyorum. Bu tavır aslında uyumsuzluk sorununu çoğaltıyor… Yaşadığınız ülkeye yabancı kalmak, geldiğiniz kültüre bağlılığınızdan çok, kendinizi içinizde geldiğiniz kültüre sürgüne göndermeye dönüşebiliyor… İnsanın kendini geldiği kültüre ihanet etmemek adına iç sürgünde tutması da psikolojinin konusuna giriyor…  Musa’nın halkına önerdiği aslında “unutmamak adına yaşadıkları yere yabancı” kalmaları. İnsanın hafızasındakilere sadık kalmak adına yaşadığı ortama/dünyaya sürekli yabancı kalmasını sürdürmesi/sürdürmeyi denemesi de ayrı bir pataloji olarak adlandırılabilir. Yurtdışında yaşayanların “soğukluğu”, nedense, yaşadıkları toplumla bir uyum olarak görülüp, pozitif bir eleştiriden geçmiyor… Senin “soğukluk” dediğin, benimse “yabancı” olarak adlandıracağım şu “alamancı” orjinal kadınlar/herifler bu ülkedeki değişimin kıvılcımıdırlar belki de… Tektanrılı dinlere göre insanoğlunun yeryüzündeki macerası, kurdukları dünya, geliştirdikleri kültürler bir sürgünle (yeryüzüne göç, ve buna bağlı olarak göçmenlik) başlar asılında. Adem ve Havva cennetten kovularak yeryüzüne sürgüne gönderilirler. Bu söylence doğruysa “göç” ve “göçmenlik” önemli olgulardır… Kısacası, “soğuklukları” anlamak da keyifli bir uğraş olabilir…

Ben strateji, taktik, aldatmaca, takkiye gibi şeyleri fazla bilmem. Bu militarist kavramlar (takkiye sanıyorum militarist bir kavram değil) benden uzaktadır… Ama bu seçimde toplumu başka bir biçimde bölen kalın yeni bir çizginin çekildiğini gördüğümü düşündüm… Meselenin özünün ne anayasa, ne 12 Eylül ne de başka önemli bir şey olmadığını, asıl meselenin bu bölünme olduğu kanısındaydım.  Bu çekilen yeni çizginin toplumdaki alt/üst (varsıl/yoksul) arasındaki yatay çizgiyi gündemden çıkarıp yapay bir dikey çizgi olduğuydu (biz/siz). Bu durumu bir manüpüle girişimi gibi gördüğümden topumu alıp kenara çıkarak, “ben oynamıyorum bu oyunu” demek istedim… Böylece de çekirdek yemek geldi aklıma… Yanlıştır, doğrudur… Onu bilemem… Böyle düşündüğüm için de boykot bana sıcak geldi… Onun için de “ikna olmak istemediğimi” söyledim… Başkalarının “evet” ya da “hayır”cı gerekçelerinin mantıklı, haklı olmaları bu anlamda beni fazla ilgilendirmedi…

Mamo sana sormadan aramızda geçen bir telefon konuşmasıyla ilgili de bir şeyler (böyle davrandığım içinde peşinen senden özür diliyorum) yazmak istiyorum. Mamo’ya kitabı çıktıktan sonra Kangal Yöresi’nin derneklerinin (ya da başka derneklerin ya da yayın evinin) düzenleyeceği imza gününleri ya da okumalar olursa, bunlardan birine zaman bulabilirsem ben de dinleyici olarak  katılmak istediğimi, bana bu tarihleri bildirmesini söyledim. Mamo böyle bir planlamanın olmadığını ama görüşüp kendi aramızda konuşabileceğimizi söyledi… Şaşırdım ve üzüldüm… Okuma ve tartışma geleneğimize en azından katkısı olurdu… Yazık… Sayın Akyar’ın yazdığı çocuk öykülerini kendi ağzından dinlemek için Kurcik ya da Topardıç’a yapılacak yolculuk da keyiflidir herhalde… Belki de bu öyküleri dinlemek için çıktığımız yolculuk çocukluğumuza yaptığımız yolculuğa dönüşürdü…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın