Anasayfa / Şahap Eraslan / SON KEZ SÖYLÜYORUM: Görgüsüzler

SON KEZ SÖYLÜYORUM: Görgüsüzler

Merhaba Mamo,

Telefonda söylemiştin bu nedenle yazını merakla bekledim… Everest’ten (sen benim oradan baktığımı söylüyorsun) bakarken site nasıl görünüyor. Ben de onu yazayım…

Bir yaraya dokunuyorum… Hangi yara, nerede? Köylerden kentlere akın akın gelirken onlara takılan isimdi: İlkel/Görgüsüz… Memleketten gelen dayılarına sarıldıklarında, şapur şupur öpüştüklerinde akıllara gelen ilk çağrışımdı: Görgüsüz… Heybelerini, giydikleri çarıkları şark köşelerimize asarken uzakten şirin ve tatlıydılar… Çocuklarını yanlarına alıp bindikleri otobüslerde yüksek sesle konuştuklarında yanımızda oturan insana fısıldadığımız kavramdı: Görgüsüz… Köylerinde ayakları derinkuyu lastiklerinde terlediğinde ayakkabılarını çıkarırlardı. Açık havada ayaklarının koktuğu fark edilmezdi. Bu halleriyle aslında sevimliydiler… Gene ayakları terlediğinde şehirler arası otobüste ayakkabıllarını çıkardıklarında yanımıza çağırdığımız muavine kokudan rahatsız olduğumuzu herkese duyurulmak üzere sesimizi yükselterek söylediğimiz sözcüktü: Görgüsüz… Köyde mendilleri yoktu. Burunları aktığında sümkürürlerdi. Toprakta kaybolur giderdi sümükleri. Ankara asfaltına yapıştğında sümkürükleri tiksintimizin nedeniydi: Görgüsüzler… Tarlada çalışırken hapşururlardı, doğaldı… Aynı hapşurmaya  ellerini ağızlarının önüne tutmadıklarından ötürü söylediğimiz: Görgüsüz. Köyde olduğu gibi buldukları bir ağaç gölgesinde servise gerek duymadan aynı kaptan kaşıkladıkları yemeğe gözümüz takıldığında: Görgüsüz. Varlıklarıydı: Görgüsüzler… Davranışlarıydı: Görgüsüz. Nefes alışları, öksürmeleri, hapşurmaları, arabaya binmeleri, saçlarını taramaları, doktora dertlerini anlatmaları, öpüşmeleri, sevişmeleri (çok çocukları vardı), her şey, ama abartmasız her şeylerine bulduğumuz kavramdı: Görgüsüz. Gülmeleri, görgüsüz, evlenmeleri görgüsüz, hastanelerde yatmaları görgüsüz, bıyıkları, sakalları, ibadetleri hatta ölmeleri bile görgüsüzdü… Onlarca yıldır taşradan gelip kentin varoşlarına yerleşen bu insanlara (ki çoğu Kürt kökenliydi) sürekli söylenen, hissettirilen şeyin adıydı: Görgüsüz… Ağa/Paşa eniştemin bıyığı, Ayşe/Fatma/Zeynep/Türkmen ablamın (Kürk kızına takılan isimdir bu)  şivesi, Mamo/Hesso/Hüsso’nun arka cebinde sakladığı horoz resimli aynanın adı da: Görgüsüz… Yaşar Kemal’in ve Fakir Baykurt’un romanlarında varlardı. Yılmaz Güney’in fimlerinde… Filmlerde ve romanlarda sevimlilerdi, ödül bile aldıkları olurdu… Yaşadıkları köyde değil ama kentin sokaklarında onlara bulunan sıfattı: Görgüsüz… Onlarca yıldır yaşanılan, hissettirilen, unuttuğumuzu sandığımız ama bilincimizde gizli, biliçaltımızda taptaze duran, her aklımıza geldiğinde kanayan bir yaraydı: Görgüsüz… Kendi duyarsızlığım için, böyle bir yaradan haberdarken kirlenmiş, insanlar için zulme dönmüş bir kavramı kullanmamalıydım… Bunun için özür diledim… Yoksa birileri öfkelendi diye değil… Hamburg’da, Berlin’de, Ankara’da görsüz denilmesi kızdırır ama şaşırtmaz onları belki de… Ama kendi köylerinde, kendileri oldukları, en doğal hallerindeyken birilerinin bu kavramla onlara şaka yapmasını bağışlamamaları bu bağlamda anlaşılır olduğu için özür diledim… Ben ayıbımı bildiğim için özür diledim… Eğer yazılarımı bir güreş müsabakası (Mamo sen öyle demişsin) olarak görüyorsan ve ben yenilmişsem en çok ben sevinirim… İyi ki bu konuda yenildim… Kızgınlıkları analarına/babalarına/amcalarına/yengelerine/teyzelerine söylenirken yeterince gösteremedikleri tepkinin bir şekilde ifadesiydi belki de… Kendilerinden biraz vererek, eksilerek, incinerek ulaştıkları yerde gene aynı şeyle (görgüsüz) karşılaşmalarıydı onları belki de öfkelendiren… Anadillerinden vaz geçip Türkçe’yi Türklerden iyi konuştular; masada oturarak yemek yemeyi öğrendiler, sofrada bıçak çatal kullanmada ustalaştılar, bıyıkları, saçlarını değiştirdiler… Gene de kurtulamadılar: Görgüsüz… Görgünün evrensel bir ölçüsü de yoktu… Onlar görgüsüzlükten kurtulmak için diğerine benzemeyi uyum sandılar… Ne yaparlarsa yapsınlar birileri hala onları böyle tanımlamaktan vaz geçmiyordu… Bu birikmiş agresyon birden ortaya çıkıverdi… Her işlenen töre cinayetinden sonra bilim adamlarının çıkıp da “gelin biraz da şu feodaliteyi konuşalım” söyleminin ardından kendilerine konulan tanıydı: İlkel/Görgüsüz… Kentin ara sokaklarında savunamadıkları/savunmadıkları; yer yer süslü laflara yenik düştüklerini hissettikleri  “kendilerini” haklı olarak Yılanlı’da Kurcik de savunmaya kararlıydılar belki de…

Fazla Hoplama Fistanımı Yırtarsın

Yoksul bir kadın arkadaşından düğünde giymek üzere fistanını ödünç almış. Birlikte düğüne gitmişler. Yoksul kadın halay çekip düğünün tadını çıkarmaya başlamış… Oynamayı beceremeyen varsıl kadın arada bir oynayan arkadaşının yanına giderek kulağına “fazla hoplama fistanımı yırtarsın” uyarısını yaparmış… Uyarılmaktan sıkıldım… İyi yazdın tosunum ama biraz daha sola kırsaydın direksiyonu. Duruşun iyi ama konuyu biraz daha açsaydın… Okumuşsun ama adam olamamışsın… Anlaşılır yazmıyor… Niye merhaba Mamo diyor… Niye mektup gibi yazıyor… Yabancı isimler kullanarak bilgili olduğunu sezdirmeye çalışıyor… Yazdıklarımı anlamamış/yanlış                          anlamış… Hakaret ediyor… Kültürümüzü karalıyor… Delikanlıyken dünyayı değiştirmek istedim… Olmadı… Sonra ilişkide olduğum insanları değiştirmek istedim… Olmadı… İyi ki bunlar olmadı… Şimdi kendimi değiştirmek istiyorum yalnızca… Kendimle uğraşmak istiyorum… Birileri kimlik, kişilik edebiyatı yapıyor ama hep beni değiştirmeyi deniyorsa, “kimliklere saygıyı” nasıl hayata geçireceğiz… Bazan kızıyorum, bazan gülüyorum, bazan duymazdan geliyorum… Benimle fazla uğraşmayın emeğinize yazık… Ben iflah olmam yani… Ben kendimle uğraştığım için kendimi yeterince acıtıyorum… O kadar eleştirileceğim yanlış yapıyorum ki… İnsanın kendiyle olan diyaloğundan söz ediyorum… Yazı çıkıyor… Birileri tepki veriyor… Gülüp geçiyorum… Kendime anlatmaya başlıyorum… İnsanın kendiyle konuşmasına monolog denir. Diyalog iki insan arasındaki iletişimin adıdır… Öğren artık bunları Şahap… İletişim kuramalarından söz ettiğin bir parağrafta iletişim kavramlarını böylesine özensiz kullanamazsın… Seni okuyanlar kendileriyle alay ettiğini sanır, sen kendinle alay ediyorsun… Anlaşılmaz şeyler yazıyor, halkımız anlamıyor, diyorlar… Haklılar… „Beyin yıkamadan hiç bir çocuğu tanrıya inandıramazsınız“ türünden bir cümle yazarsan kimse anlamaz… Yazdığın böyle düşük bir tümceyi sen anlıyor musun Şahap? Bırakın beni, başkalarıyla ya da siz de kendinizle uğraşın… İşinize gelirse, beğenirseniz okursunuz… Ben yazdığım her tümceyele yeterince uğraşırım zaten…

Hüseyin Şahin  “Her fırsatta ne kadar çok bilgili olduğunu sezdirmeye çalış” tığımı söylemiş… Birileri bilgiliyse bunun için özür mü dilemeli… Bilgili olmak ayıp bir şey midir ki, insalar açıkça söylemez, sezdirirler… Bilgili olmak, işkenceci olmak, hırsız olmak, pezevenk olmak değil ki… Ben bilgili olduğum konularda hissertirmem, bilgili olduğumu açık ve net söylerim… Benim geçim kaynağım bilgi satmak… Benim işim bilgi satmak… Ekmeğimi bilgi satarak kazanıyorum yani… Bazı alanlarda biraz, bazı alanlarda derinlemesine bilgim var, çok, hem de pek çok  alanda ise hiç bilgim yok… Bilgisiz olduğum konularda yazsam bundan utanırdım (astololijiyi hiç bilmem, bakraç ya da keçi burcuyla ilgili hiç bir şey yazdığımı anımsamıyorum)… Sorun nerede… Bozuk arabanızı tamirciye götürdüğünüzde tamirci size arabayı tamir edeceğini sezdirse ona arabanızı tamir ettirir misiniz? Ekmeğimi bilgimi satarak kazandığım için işini iyi yapmak isteyen herkes gibi ben de işimde iyi olmak, yani bilgili, mümkünse çok bilgili olmak isterim… Bu da okumaktan geçer… Bu durumda anormallik nerede lütfen… Ben kötü tamirciyim mi diyeyim… O zaman da kötü tamirciliğimden yakınmaz mısınız?

Geçenlerde radyo dinliyordum… Şarkıda “Kötü karar kararsızlıktan daha iyidir” diye bir dize var. Sonra tanrıyla ilgili ikinci bir dize geliyor… Ne güzel bir laf değil mi? Şair ne güzel söylemiş değil mi? Bu söz Lenin’ e aittir: En kötü karar kararsızlıktan daha iyidir… Yani adamlar Lenin’in lafını çalıp kendileri söylemişler gibi göstermişler… Ayıp değil mi? Ben başkalarının yıllarını vererek geliştirdiği bilgileri kendi düşüncem gibi yazsam, yani düşünce hırsızlığı yapsam, ama yazılarda bu adamların ismi geçmese daha mı hoşunuza gider? Sizin hoşunuza gidebilir… Ama ben elimden geldiğince (kasıtlı olarak) hırsız olmayacağım… Bazı şeylerde sizin hoşunuza gitmesin canım… Şimdi de bu yazıda Lenin’in adı geçti diye hava attığımı düşüneceksiniz… Bilmeyenler böyle güzel bir sözün Lenin’e ait olduğunu öğrendi en azından… Hava atmak da böyle durumlarda işe yarayabilir, kimbilir… Şimdi hava atmadan söyleyeyim. “En kötü karar kararsızlıktan daha iyidir” sözünün Lenin’ e ait olduğundan benim haberim yoktur… Umarım şimdi bilgisizlik konusunda eşitleniriz… Bana kızsanız bile bu şarkıyı dinlediğinizde bu dizeleri duyunca yanınızda oturan inasana bu dizelerin Lenin’e ait olduğunu artık siz de söyleceksiniz… Çünkü sizin gönlünüz de bir aforizmanın çalınmasına izin vermeyecek…

Mamo Axel Honneth’in bir kitabı var: Kampf um Anerkennung (Takdir edilme savaşı). Modern toplumdaki temel kavgalardan birinin takdir edilme konusunda olduğunu anlatır… Ben başkalarını takdir etme konusunda cimri olmamaya özen gösteriyorum… Ne kadar başarılı olduğum tartışılabilir… Sayın Birkan Şahin’ e yazımda atıfta bulunmadım (Sayın B. Şahin’e yazında değindiğin için ben de değiniyorum)… Muhatap almadığımı yazdım… Ona söyleyeceklerim belki de yazma/paylaşma heyecanını kırar diye… Ayrıca yazısının içeriğine girmeden belirteyim: Duruşuna saygı duydum (yazının yayınlandığı gün bunu telefonda sana da belirttim)… Duruşu dimdikti… Umarım gene yazar, gene eleştirir… Akşamları kahvelerde zaman öldüreceğine kendini anlatır… Arada bir de canım zülfi yare dokunsun… Yazımda Sayın Elif Akbulut’a (Sayın Akbulut’un ismini verdiğin için ben de ismini veriyorum) isim vermeden söylediğim tek şey var son yazıda: Irkçılığın, faşist olmanın ayıp sayılmadığı bir ülkeden geliyorum… Çoğu insan ırkçı olduğuyla övünüyor… Bana göre bir insana yapılabilecek en kötü hakaret küfür etmek falan değil… Onu ırkçı ya da faşist olarak nitelendirmek… Bu konuda hassasiyetimi/hasas olunmasınının  altını çizmek istedim hepsi bu… Umarım gene yazar… Gene çatar, gene eleştirir, gene kızar… Yusuf Açıl çok az eğitim görmüş… Okul dışında kendini bilgilendirmiş geliştirmiş… Bilgsizliğe direnmemiş… Sözcük dağarcığı iyi, soyutlama yeteneği var… Yazdıklarında bu insanın okula az gittiği sonucunu çıkarmak olanaksız… Üniversite mezunlarından daha soyut şeyler yazıyor… Keşke herkes biraz böyle çabalar gösterse… Murat Ağabey’im emekliliğinin tadını çıkarmak yerine kitap adları soruyor habire… Mesele okula gitmek/gitmemekte değil… Bilgisiz olma konusunda direnmede galiba… Okumak insanın başını göğe erdirmez… İnsan okumadan da bilgilenir… Ama benim tanıdığım bilgili insanlar okumuşlardı… Bilgiye ulaşmanın en kestirme yolu galiba okumak…

Bir şakaydı dedim… Özürüm şakadan ötürü değildi… Şakamın bir yarayı nasıl deştiğini, birilerini acıttığını gördüğüm içindi… Şakama senin de inanmamandan (her şakada bir gerçek de var diyorsun), “görgüsüzlüğe” senin de alınmandan yola çıkarsam ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim… Yara nerde? Taşradan büyük kente yapılan göçlerde taşralıları aşağılamının hakaret kavramlarından biriydi “görgüsüz”.  Kentin küçük burjuvalarının kendinlerini üstün görme taşralıları küçümsemelerinde “görgüsüz” sözcüğü sıkça kullanıldı. Bu taşralılar arasında Kürtler’de çoğunluktaydı… Kendi dillerini, kültürlerini, geleneklerini yücelten, diğerini aşağılamaya çalışan insanların yarattıkları yarayı kanattığım için özür diledim… Şaka olduğuna inanılmaması da beni şaşırtmıyor… Uzun bir zamanda oluşmuş küçük burjuvaya duyulan tepki bana patladı yani… Ben kafalarındaki “küçük burjuva” resmine de tıpa tıp uyuyorum: Tepeden bakan, çok bilmiş geçinen, genelde onların kültürlerini eleştiren (yani kültür tartışması sadece kültür üzerine değil) adam… Beni kendilerinden göremeyenler (ben onlardan biri değilim) büyük burjuva olmadığımı da bildiklerinden nefret ettikleri “küçük burjuva züppesiyle” de hesaplaşıyorlar benim üzerimden… Senin de beni Everst’e çıkararak belki de yukarı/aşağı dualizmi yaratamak istiyorsun… Beni yukarıda tutmayı başardığın sürece beni “küçük burjuva” şablonun içine sokabilirsin… Önyargılar böylece daha iyi beslenebilir… Gerçi bu beslenmeye ben de çok katıda bulunuyorum…

“Bilirsin bir deyimimiz vardır, „her şakada bir gerçeklik vardır“ diye. İşte senin şakanda da bir gerçeklik var mı diye sordum kendime. Tabii ki var“.  Demişsin… Mamo sen ne diyon? Otoriter eğitimin/sistemin olduğu yerlerde ironi gerçeğe dolaylı gönderme yapar. Bu bağlamda şakada bir gerçek payı vardır. Gerçeğin konuşulamadığı, eleştirinin yasak olduğu durumlar için geçerli bu belirleme… Kenan Evren’in eleştirilemediği dönemlerde Evren fıkraları yaygındı… Daha sonra T. Çiller, T. Özal fıkraları yaygındı… Türkiye’de Kürt yoktur diyenler Kürtler üzerine fıkralar üretiyordu… Cinselliğin rahat konuşulmadığı kültürlerde fıkralar üzerinden cinselliğe gönderme yapılıyor… Bu sitede bana sansür uygulanmıyor, yasak konulmuyor… İnsanları kızdırarak da istediklerimi yazıyorum… Şaka üzerinden gerçeğe gönderme yapmamı gerektirecek hiç bir durum yok yani… Ya Mamo sahi sen ne diyon…  Şakadan söz ettiğim parağrafta Yusuf’un sana şaka yollu „kıllı ayı“ dediğini yazdım… Benim şakalarımda bir güvensizlik, art niyet arayabilir, şüpheci olabilirsin… Sana yapılan şakada gerçeği nasıl arayacağız, kafam karıştı yani…

Mamo yazında gördüğüm bazı „hainliklere“ değineyim… Seni şaka konusunda inandırmayı başaramam… Anladığım kadarıyla senin de yaran kanamış… Bu kanama kırılma noktası da: Burada siz (sen) ve biz açığa çıkıyor… Söylemini bu bölünme üzerinden sürdürüyorsun… Sen yukarıda (Everest), biz aşağıda; bizim söylemimiz, senin söylemin… Şakanın yanlış anlaşılmasının sadece yazım hatasından kaynaklanmadığını, başka köklerinin olduğunu yukarıda anlattım… Hatayı adil bölüştürme çaban da „masum bir hainlik“ yani… Ben yaptığım yanlışı ikinci yazıda belirttim, şimdi de altını çizdim… Bu sitede yayımlanan hemen hemen her tümcede yazım yanlışları var (Sayın Akyar’ın yazıları hariç)… Yanlış anlamalar yazım hatasından doğsaydı bana sıra çok daha sonra gelirdi yani… Sadece bu yazıdaki bir kavramın tırnak içerisinde verilmemesinden „kavganın“ çıktığı fikrine katılmıyorum… Kavganın nedeni yukarıda da belirttiğim gibi negatif bir çağrışım alanı olan bir sözcüğü duyarsız kullanmamdı… Güreş bilmeyenlerle güreşmek istediğimi yazmışsın… Sitede yazmak bir bilgi alışverişinden çok mücadele  yani… Belki haklısın… Güreş bilenle devam edeyim… „Din Dersleri Tüm Öğrenciler İçin Zorunlu Olmalı“ başlıklı yazınla, ilk etapta Murat Özkan`ın daha önce yayınladığı bir yazıya gönderme yaptığını sandım”… Bu tümceni  nasıl anlayayım Mamo… Yazı yayınlandıktan, yazıyı okuduktan, ikinci yazdığım yazıyı da yayınladıktan sonra, bu yazıların Murat abinin yazsını tema olarak aldığını gördün mü, anladın mı yoksa hala sanmakta mısın?

Ya bırakın beni… Diğer yazarlar arasındaki arasındaki ilişkiler nasıl… Sayın Akyar çocuk öyküleri yazmış… Ne demek çocuk öyküsü? Hangi yaş grubuna yönelikti, göçmenlik olgusu öykülerinde var mı? Hiç kimse kalkıp bir tek soru sormadı… Biz her konuda uzmanız nasılsa… Biribirini merak bile edemeyen insanların kurduğu diyaloğ çok tatlı gelebilir, ama dostluk yaratmaz… Sayın Akyar şiir yazdım dedi… Ya gönder de okuyalım diyen çıkmadı… Bizim şiire de ihtiyacımız yok… Herşeyi bildiğini, anladığını düşünen kitle de zaten Y. Hayaloğlu’nun arabesk şiirlerini devrimci şiir diye tüketmiyor mu? Bu siteye girenler çocuklarına hangi öyküleri okuyor/anlatıyordur acaba? Ster ü Zer (Bağışlasınlar beni, isimi klavyede imleri bulamadığım için doğru yazamadım) ismiyle birileri yazılar yazdılar… Henüz yazdıklarıyla ilgili bir değiniye bile rastlamadım… Sitede yazıları var ama hepimiz körüz sanki…

Mesele benim anlaşılır olup/olmamamda değil… Benim anladığım kadarıyla anlamamak için direnmede de… Sen sosyologsun… Bu sitede sana sosyolojiyle ilgili bir soru sorulmadı henüz… Kitabını da en az sizin köylüler okumuştur… Ortak tanıdığımız biriyle kitabını konuşurken “hep bildik şeyler” var dedi… Hayretler içinde kaldım… Bilim çoğu kez yeniyi bulmaz (bu söylediğm kitabına ilişkin değil, genel bir şey), var olanı tanımlar da… Portakalda c- vitamini 1000 yıl önce de vardı… Bilim sadece bu var olanın adını koydu, kategorize etti… Sayın Akyar biraz da yakınarak resimle fotoğrafın biribirine karıştırıldığını yazdı… Aynı yanlış bu yazıdan sonra da tekrarlandı… Okurların beni anlamadıklarını Sayın Akyar’ı daha iyi anladıklarını sanıp daha özenli olunacağını ummuştum… Demek ki olmuyor… Sayın Akyar’ı severek okuduğumu defalarca yazdım… O Türkçe öğretmenliği yapmış… Dili çok iyi biliyor… Ama bu sitede Sayın Akyar’dan doğru cümleler kurmayı öğrenen birine rastlamadım… Ben kendisinden çok öğreniyorum… Diğer arkadaşların yazılarını örnek alsam mısın/misin biçimindeki soru eklerini ben de birleşik yazardım… Hani senin anlaşılır dediğin yazılarda kurulan cümlelerin çoğunda bir kaç özne var, ekleri çoğu kez yanlış bir biçimde birleşik yazılıyor… Bu tümcelerdeki sözcükleri hiç bir sözlükte bulmak olanaklı değil… Sadece kendilerinin anladığı, yeni sözcükler üretilerek yazılan yazıları başkaları nasıl anlıyor, ben de bunu anlamıyorum işte… Sözcük salatası olarak sunulan yazılarla düşünce beyan edildiğinin savunulması bana çok ilginç geliyor… Bu durumda sadece ben değil hiç kimse birbirini anlamıyor aslında… Herkes diğerini anlıyor gözüküyor… Dinle ilgili yazdığım yazıda “dinlerin işlevinin ne olduğu” tartışılmalı dedim… Soldan gelen eleştiriler dinin reddi biçimindeydi… Marx dinleri uyuşturucu olarak adlandırır ya… Arkadaşlar Marx’ın bayrağını göklerde taşımaya çalıştılar… Marx’ın söyleiği şey dinin işlevinin ne olduğunun adlandırılması değil miydi? Yani Marx’da dinin işlevinden söz ediyordu… Yazımda Marx’ın adı geçmediği için arkadaşlar “marxist tepki” (?) gösterdiler yani… İlk yazıya Sayın Akyar’ın tepkisi “cesur” biçiminde oldu… Sayın Akyar’da benim “Kurtlar Vadisi” kahramanı olmadığımı bilir… Nereden çıktı bu “cesur” meselesi… Dinler kendi tanrılarını, peygamberlerini üstünlük konusunda yarıştırır… O yazı bu yarışın anlamsızlığının, tanrının reddedilebileceğinin çocuklara öğretilmesine gönderme yapıyordu… Sayın Akyar sanıyorum bu ayrıntıyı anladığını ima ediyor… Çoğu arkadaş nedense o yazının sadece Yılanlı Dağı Tırmanışına gönderme yaptığını sanıyor… Günaydın… İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişçilerinin çektikleri, umuda gönderme yapan bir film izlemiştim… Faşist denetimden kutulmak için film sıradan bir konuyu işliyor… Direnişçiler ama küçük bir ayrıntıyla diğer direnişçilere mesaj yolluyorlar: O sahnede bir heykel var ve kamera heykele yaklaştıkça fonda yürek atışlarını duyuyorsunuz… Faşizm olsa da, herşey bir bir ölü gibi dursa da direnişin yüreği hala atıyor demek istiyorlar… Filmden çıktım… Saatlerce sokaklarda yürüdüm… Güzel dediğimiz şey, asilik çoğu kez bir ayrıntıdadır… “İlle dostun bir tek gülü” yüzlerce taşın içinde sıradan bir ayrıntıdır… Ama bu küçük ayrıntıdır bazen bütünü anlatan… Ben Everst’ten yazmayı sürdüreceğim yani… Pir Sultan’ın dizesini yıllardır ezbere söyleyen insanların Pir Sultan’ı da anlamadıklarını görünce: “Yahu benim gibi sıradan bir adamı hiç anlamasınlar… Bu bana gam değil” der, geçerim…

Sayın Şükrü Şahin Şahin’leri karıştırdığımı yazmış… Hayır… İzinde Yusuf ve Mamo’yu ziyaret ettim… Festivali coşkuyla analattılar… Derneğinizin başkanıyla senden söz ettiler… Dedikodunuzu yaptık yani… Kimbilir kulaklarınız çınlamıştır… Sitedeki yazılarda panele katıldığın belirtiliyordu… Karıştırmadım yani… Şahin’lere bir ilave yaptım…

Din dersi tartışmasının iki noktada kilitleneceğini sanıyorum… A) Alevilerin kendi inaçlarının öğretilmesi istemi, b) Marx’ın din üzerine söyledikleri… Bu tartışmayı yeniden açacak anahtarı ben bilmiyorum… Yeniçeriler ayaklandıklarında bağırırlarmış: İstemezzükkk… Benim o konuda başka bir şey söylemeye fazlaca bir motivasyonum yok yani…

Sana anlatmamıştım galiba… Kleopatra Sezar’ın sevgilisiydi ama erkek kardeşiyle evliydi…

Şimdilik bu kadar Mamo…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

CUPPOLOJİ ve YARARLARI

CUPPOLOJİ  ve  YARARLARI Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve …

Bir Cevap Yazın