Anasayfa / Hüsnü Çavuş / ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

Herkes özgür olmak ister. Çünkü özgür olursa kendisi olur; kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olur. Herkes özgür yaşamak ister. Çünkü ancak o zaman başkasını güçlendirmek için yaşamaz. Özgürlük kutsal bir kavramdır. Çünkü bu kutsallık insana aittir. Dolayısıyla özgürlüğe kutsallığını veren insan için olmasıdır. Özgürlük herkesin her istediğini sınırsızca yapabilmesi midir? Bireysel özgürlüğü toplumsal özgürlükten ayırabilir miyiz? Ayırırsak eğer, o zaman birey kendisininde içinde yer aldığı toplumu hiçe sayarak; “ben, benim ve başkasından bana ne” demiş olmaz mı? O zaman da toplumsal değerler bireye kurban edilmiş olmaz mı?  Kısacası toplum ile birey arasındaki dengeyi bozmadan ve ikisinin de iç içe var olabileceği gerçeğini inkar etmeden özgürlük nasıl sağlanabilir? Kısaca özgürlük sorunu çok temel ve karmaşık bir sorun olmayı sürdürüyor. Bu kısa makalede bütün bunları cevaplamak mümkün değil ama bu makale buna bir giriş olarak değerlendirilebilir. Öyleyse nedir özgürlük?
Bu kavram tarihte ilk olarak Sümerlere ait bir şehir olan Lagash’ta kullanılmış. Bunlar özgürlüğe “ama-gi” derlermiş. Bu sümer şehrinin kralı olan Urukagina kendi kanunlarını yazmış. Amacı halkını zengin ve güçlü olan üst tabakadan korumakmış. Özgürlük kavram olarak bu amaçla ilk kez burada kullanılmış. Ama tarihsel evrimi içinde bir bireyi başkasından korumakla başlasa da sonradan toplulukları ve halkları da kapsamış. Çünkü halklar da başkaları tarafından zulüme uğradığından ve köleleştirildiğinden, özgürlük burada da zorunlu bir ihtiyaç olarak belirmiş. Demek oluyor ki özgürlük, kendini koruma, kendi iradesiyle kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olarak haklarıyla yaşama ihtiyacının bir sonucudur. Ama özgürlük herkesin istediği gibi yaşaması da değildir. Çünkü bireyler içinde yaşadığı ve bir parçası olduğu toplumun haklarından bağımsız olarak ve onun zararına bir yaşamı sürdüremezler. Bunda inat ederlerse toplumdan dışlanarak kendi yalnızlığına itilirler. Elbette bu yanlış olan toplumsal değerlerin kabulü anlamına da gelmez. Toplum canlı bir organizmadır. Kendi içinde barındırdığı geriliklerle ileriyi temsil edenlerin mücadelesi sürer. Ama bu birbirini yok etme üzerine değil, birnin diğerine karşı etkisini yitirerek zamanla ona  dönüşmesi veya giderek kendini bitirmesiyle olur. Yani bireyin topluma ve toplumun da bireye karşı görev ve sorumlulukları, karşılıklı var olmanın, diyalektik olarak birbirinden beslenmenin ve tarihsel olarak da birinin diğerine karşı etkisizleşmesi, kendiliğinden yok olması veya dönüşmesi kuralının bir gereğidir. Bu nedenle kimse “ben istediğim gibi yaşarım” diyerek, özgürlüğü yaşadığını iddia edemez. Tıpkı bir aile içindeki herkesin kurallara karşılıklı gönüllü bağlılıkları, birbirlerine saygılarının gereklilikleri gibi, bireyin toplum içindeki durumu da buna benzerdir. Basit bir örnekle, bir kişi “ben özgürüm ve istediğim gibi yaşarım” diyerek gecenin bir vaktinde sokakta ya da evde çok yüksek sesle müzik dinleyerek dans edemez. Çünkü başkalarının özgürlüğünü de düşünmek zorundadır. Bu onun özgürlüğünün sınırıdır. Demek ki, özgürlük demek sınır tanımamak ve sorumsuz davranmak demek değildir. Sınır, yaşam alanına ve yaşam hakkına saygıdır. Saygının ise sınırı yoktur. Bu nedenle saygı da kusur etmemeliyiz.
İnsanların özgürlüğünün ölçüsü sadece demokratik ,sosyal ve siyasal haklara sahip olması değildir. Hak ve özgürlüklere ilişkin ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel karar alma süreçlerine aktif olarak katılıyor ve belirleyici oluyorsa,  kendi yaşamını koruyacak ve geleceğini garanti altına alacak mekanizmalara  sahipse burada bir özgür yaşamdan bahsetmek de mümkün olur. Yani kendisini ilgilendiren her şey de söz-yetki-karar ve irade kendi ellerindeyse ve  kendi iradesini (kollektif yaşamını) özgürlüğü için kullanıyorsa, o topluluk, o halk ya da o ulus ve içinde yer aldığı birey de özgür demektir. Öyleyse bir halk özgür değilse o halkın bireyi de özgür olamaz demek yanlış olmaz. Halk Arapça “yaratılmış” demektir. Yani herkesi kapsar. Bu nedenle halkın özgürlüğü demek, o halk içinde yer alan her din, dil, mezhep, dinsiz, ateist ve diğer herkesin özgür olması demektir. Bu nedenle, “yaşasın halkların özgürlüğü” sloganı ayrımcılık yapmayan bir slogandır.
Yaşadığın ülkede istemediğin ve doğru bulmadığın halde seni uymaya zorlayan yasalar varsa ve sen, “bu yasalara uymaya mecburum” diyorsan, özgür değilsin demektir. Çünkü korku ve çaresizlik seni buna mecbur bırakmıştır. Ama  “buna mecbur değilim ve çarem var” diyerek karşı çıkıyor ve korkmuyorsan, sen özgür bir duruşa ve düşünceye sahipsin demektir. Yani senin bu karşı duruşun, senin özgürlüğün olmaktadır. Bu kendi özüne olan saygından kaynaklanan muhalif bir duruştur. Hiç bir engellemeye, korkuya, dış etkiye, zorlamaya ve benzeri baskıya bağlı olmadan kendi iradenle karar verebilmenin, yani özgür olmanın ilk koşulu, kendine olan saygıdır. Çünkü bu olmadan başkalarının özgürlüğünü düşünmez ve “benden başkasından bana ne” diyerek, kendini kendi kabuğunun karanlığına mahkum edersin. Bu nedenle hakikata ulaşabilmek için öncelikle herkesin özgürlük konusunda netleşmesi bir zorunluluktur.
Özgürlüğü bir yaşam biçimi olarak değil, yaşamın özü olarak görmek önemlidir. Çünkü biçimi belirleyen özdür. Özün özgür değilse yaşam biçiminde özgürce olamaz. Özgürlük yaşamsal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın zorunluluğunu kimi kez, küçük bir Kürt kızı olan Ceylan’nın bir havan mermisiyle parçalanan iç organlarını ağaç dallarından ve yerden eteğine toplayan annenin çığlığında buluruz. Kimi kez dağlardaki ayak izlerine vuran Ay ışığının karanlığa yansıyan parıltısında ve kimi kez de, çöplerden toplanmış  yiyecekleri annesinin elinden alan bir çocuğun sevincinde gizlenmiş öfkenin kabarışında buluruz. Aslında görmesini bilen için özgürlük her yerde bir ihtiyaç olarak alınmayı bekliyor. Kuşkusuz bedeli ağır olan bir bekleyiştir bu. Demek oluyor ki, özgürlüğe giden yol, öncelikle dayatılan bu acılara hayır demekten geçiyor.
Özgürlük sorunu devam ediyor. İnsanın / özgürlüğün sınırları ne olmalıdır? Sorusu hala tartışılıyor.İnsan hakları bildirileri, uluslararası sözleşmeler ve Anayasalar hep bu sınırları çizmenin metinleridir. Peki bu sınırlarda yaşamaktan siz mutlu musunuz? Ama bu sınırları çizenlerin mutlu oldukları kesin. Onların tek mutsuzluğu bizler için çizdikleri sınırlara itiraz etmemizdir. Eee, bizim mutsuzluğumuzun üzerinden kendilerine mutlu bir yaşam kuranlarda biraz mutsuz olsunlar değil mi !? Olsunlar diyenlerin de bunun getireceği bedele hazır olmaları bu talebin bir gereğidir. Çünkü özgürlük istemek belalı bir iştir. Sizce bu belaya bulaşmaya değer mi? Özgürlük güzelleşmektir diyenler, böyle belaya can kurban diyor. Değmez diyenleri de kendi çirkinlikleriyle başbaşa bırakmak daha iyidir. Belki bir gün aynayı yüzlerine tuttuklarında onlar da güzelleşmeye karar verirler. Ne dersiniz ey güzel insanlar, onlar da bir gün aynaya bakabilirler mi?

19 Mart 2010

ilginizi çekermi ?

NASIR ÇİÇEKLERİ

– NASIR ÇİÇEKLERİ – (1988 yılında Oltan Sungurlu’nun Adalet Bakanılığı yaptığı dönemde, Bayrampaşa (Sağmalcılar) zındanında …

Bir Cevap Yazın