Anasayfa / Mustafa Akyar / Musa’nın adı neydi ?

Musa’nın adı neydi ?

Musa’nın adı neydi ?

 

Bir şeyler anlatmak istiyorum ama, içimde yanlış anlaşılma korkusuyla başladım bu yazıya. İnsan yanlış anlaşılacak diye de, korkuyor diye de susmamalı ve yanlış da olsa düşündüğünü yazmalı diye kendimi kandırdım ve başladım bu yazıya.
Yazı belki beni anlatmayan, sizleri yine şaşırtan bir yazı olacak ama ne yapalım, korkunun ecele faydası yok ve düşündüğümü sizlerle paylaşmak istiyorum açık yürekli bir şekilde. Hatalı düşünüp düşünmediğimi de sizlerden gelecek eleştirilerle birlikte yeniden düşünerek bulmaya çalışacağım kendime göre.
Diyelim ki bir duvarımız var ve bu duvarın tuğlalarından bazıları kırık.
Bu tuğlalar duvarımızı çirkin gösteriyor.
Ve hergün, duvarımızı çirkin gösteriyor diye bu tuğlalardan bir tane çekip atıyoruz duvardan.
Şu feodal, şu gerici, şu kapitalist, şu burjuva sempatisi gibi düşünüp, -burada düşünmeden de diyebiliriz- alıp atıyoruz her gün bir tuğla.
Ve birgün geliyor haliyle yıkılıyor duvarımız.
Duvarsız kalıyoruz ortada öylesine.. dımdızlak.
Nedenini yıkıldıktan sonra anlıyoruz ama iş işten geçmiş oluyor.
Şimdi “Bu adam ne anlatıyor böyle yahu?” diyenlerinizi duyar gibiyim.
Valla ben de bilmiyorum ne anlattığımı.
Durun, acele etmeyin öyle.. Zaten korkarak başladım bu yazıya, bir de siz korkutup elimi ayağıma dolaştırmayın öyle.
Durun, sabredin.. anlatacağım ne anlatmak istediğimi galiba.
Evlendikten sonra herkes gibi biz de bir çocuk sahibi olmak istedik.
Neden istedik bunu o günlerde pek de bilmiyorduk doğrusu.
Herkesin çocuğu vardı, bizim de çocuklarımız olmalıydı.
Zaman zaman kafama takıldığı olurdu hani, bu dünyaya çocuk getirmenin rizikolu olduğu..
Doğacak çocuğumuza iyilik mi yoksa kötülük mü edeceğimizi düşünmeden edemiyorduk.
Ancak çevremizde çocuğu olmayanların çektikleri sıkıntılar, üzüntüler de gözümüzün önündeydi. O zaman çocuksuz olmaz dedik ve bir çocuğumuz oldu.
Çocuğumuz olduktan sonra onu elbette her anne baba gibi sevdik. Canımızdan bir parçaydı. Artık dünyaya gelen bir çocuğun rizikoları önemli değildi. Kim acından ölmüştü ki? Herkes nasıl yaşıyorsa o da öyle yaşayacaktı işte. Ancak bir çocuk daha mı? İşte onu istemedik.
Neden?
Çünkü çevremizdeki Hollandalılar o zaman yabancıların tavşanlar gibi ürediklerini, çocuk parası için çocuk yaptıklarını bizlere hergün duyuruyor, hissettiriyorlardı. Bakıyorduk çevremize, gerçekten de buradaki yabancıların dört, beş çocuğu vardı.
Duvarımızdaki bu tuğla çirkindi. Bu tuğlayı çıkarıp atmak gerekiyordu. Ve çıkarıp attık. Tek çocukla yetinerek, sözüm ona buranın yerlilerine ve yabancılarına örnek olmak istedik.
“Bakın, bizim tek çocuğumuz var. Yabancılar tavşan gibi ürüyorlar teziniz yanlış!” demek istedik kendimizce…
Böyle durumlarda Topardıç’ta “Te, Ho!” derlerdi. “Şu aptallığa bak!” dercesine.
Yani duvardaki tuğlayı kaldırıp attık örnek olmak uğruna.
Şimdi düşünüyorum… Kızım, biz gittikten sonra tek başına kalacak. Çocuklarının dayıları, teyzeleri olmayacak.
Doğru mu yaptım ben bunu? O tuğla gerçekten feodal olduğu için kaldırıp atılmalı mıydı?
Ben şimdi bundan pek emin değilim.
Yılbaşı ve bayramlar geçti.
Hepimiz çeşitli konulara değindik ama sadece bir insanımız, hadi çok çok iki diyelim, “Bayramınız ya da yeni yılınız kutlu olsun arkadaşlar.” dedi sağolsun. Neden acaba? Bu tuğlalar da mı çirkin duruyor duvarda? Çirkinlik neresinde bir merhaba demenin? Hatırlanmış olmanın neresinde çirkinlik?
Neden yazmıyoruz o zaman “Yeni yılınız da kutlu olsun canım kardeşim.. Bayramınız da… Neyin varsa bin kere kutlu olsun ula!” diye? Çok mu dinsel, çok mu burjuvazi ya da feodal?
Hani bir fıkra vardı, bilirsiniz.
Adam sormuş oğluna, “Şu bizim komşu Musa’nın adı neydi be oğul?” diye.. Oğlanın da tepesi atmış ya hani, “ Baba hem Musa diyorsun hem adını soruyorsun sen de yav!” demiş. Terslemiş ağırdan. Baba anlamış oğlanın artık büyüdüğünü ve “Ula oğul benimkisi laf olsun işte…” demiş.
Hani, sessizliği bozmak için “Havalar da baya bozdu..” demenin kime ne zararı var?
Belki havaların bozması çok anlamsız olabilir. Ama sessizlik daha mı iyi acaba?
Derler ya,
“Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül sohbet ister kahve bahane.” diye.
Yoksa sohbete gerek yok, kahvemizi içip kalkalım mı?
Yani bir düşünce aldı beni endişeyle karışık.
Kutlamalarda, bayramlarda artık oralı olmuyoruz nedense. Çok feodal, çok eski, çok dinsel görüyoruz galiba.. Hiçbirşeyi beğenmez olduk. Şu şöyle bu böyle diye, düğünlerde eğlenirken bile utanıyoruz bir suç işlemişçesine. Böyle giderse kuru, kupkuru bir yaşamımız olacak diye korkuyorum. Yanılıyor muyum yoksa?
Duvarımızdaki beğenmediğimiz çirkin tuğlalar varsa onu çıkarıp atmalı ama, yerine daha güzelini koymadan bunu yapmak doğru mu sizce?
Duvardaki boşluklar çoğaldıkça yıkımla karşılaşmaz mıyız?
Çok mu geleneksel yazdım? Yoksa gericinin biri mi oluyorum bunu böyle söylersem?
Dedim ya baştan, böyle anılmaktan da korkuyorum doğrusu. Ama size anlatmazsam düşüncelerimi, kime anlatırım ben?
Diyorum ki kendi kendime, beni ben eden şeylerin arasında yaşadığım kültürüm de var.
İyi ya da kötü.
Beğenilir ya da beğenilmez.
Yani bir duvarım var beni barındıran.
Bu duvar benim temelim gibi birşey.
Beni oluşturan…
Kültürel değerlerimiz diyorlar adına bu duvarın.
Doğru ya da yanlış..
Bunsuz olabilir miyiz acaba?
Oluruz olmasına elbette.
Yaşarız yaşamasına da…
Tadı olur mu böyle yaşamanın?
Topardıç’ta Hızır günü düğmesini yeleğinden koparıp bana armağan eden kadın yıllarca süsledi ve hâlâ süslüyor düşlerimi.
Unutulur mu yüzü o isimsiz kahramanın?
Diyorum ki, bu çirkin tuğlaları, bu kırık tuğlaları, bu eskimişleri çıkartalım duvardan çıkartmasına da, yerine yenilerini ve daha iyilerini koyalım yine. Yoksa duvarımız delik delik delinir ve gittikçe daha çirkinleşir.
Ve birgün çöker gider bildiğimiz gibi.
Altında kalmazsak iyi…
Aşure getirdi komşumuz.
Aşure günü diye.
İçinde oniki tane meyve.
Oniki tane emek.
Ve olmuş bir yemek.
Aşureyi kaldırabiliriz elbet.
Ama aşure duvarda bir tuğla
bir gelenek…
Dışarda, sokaklar ışıklı.
Noel Bayramı diye.
Şu modern dediğimiz toplum.
Şu –belki de bu yüzden – zengin Avrupa
Noel’in peşinden koşarken
Ve bunu güzel güzel kullanırken her yerde,
Hem çocukların gelecekte konuşacakları bir anıları oluşuyor.
Hem değişik bir hengame.
Hem öpüyor baba oğlunu.
Anne kucaklıyor kardeşi
Kardeş sıkıyor ellerinden bacının, sarılıyor.
Bacı uğramış oluyor Noel diye
Hiç uğramadığı eve.
Peki biz ne diye
dökelim aşureyi çöpe?
Kartlar gönderiyorlar birbirine.
Canım anneciğim, babacığım, kardeşim.
Canım oğlum. Bir tanem kızım.
Biricik yengeciğim, dayıcığım teyzeciğim.
Yeni yılın kutlu olsun
Nice bayramlara.
öpüyorum bolca…. demenin kime ne zararı var acaba?
Yok mu?
O zaman biraz geç oldu ama…
yeni yılınız kutlu olsun.
Öpüyorum hepinizi bolca.
Selamlar gönderiyorum kucaklar dolusu.
Yeni yılda sağlık diliyorum.
Bol kazanç.
Neşe.
Sohbet.
Güzel yazılar.
Biraz zor ama, yine hıyarlık edip
Barış ve dostluk da dileyeceğim size, herşeye inat.
Davulunuz da olsun zurnanız da.
Halay çeken ayaklarınız kollarınız.
Türkü söyleyen yüreğiniz.
Saz çalan elleriniz.
Ve tabi sağlam bir duvarınız…
Olsun be!
Göz çıkarmaz ya.
Var mı bunların zararı dostum?
O zaman sen anlat şimdi,
ben sustum…
Sevgilerimle…

ilginizi çekermi ?

Kuru kuruya bir yazı

  Önce herkese merhaba! Uzun bir yazı yazdım yaşlılar için günlerimi verdim yazıya bitti yazı …

Bir Cevap Yazın