Anasayfa / Mustafa Akyar / Kuru kuruya bir yazı

Kuru kuruya bir yazı

 

Önce herkese merhaba!

Uzun bir yazı yazdım yaşlılar için
günlerimi verdim yazıya
bitti yazı
bir de baktım ki, herşey hava
yazmışım aklıma geleni kuru kuruya

Ah be kardeşim!
bu işin ilk çaresi sevgi,
sonra
saygı gerekli insana
ve haklarına
ve bir de tabi
para.

Uzun bir yazı yazdım yaşlılar için
günlerimi verdim yazıya
bir de baktım ki
yazdıklarım havayla cıva.
Bu yüzden öyle bir yazı
olsa da olur..
olmasa da…

Sevgili Şahap,
Cuppoloji olacak ama
o yaşlılar için dediğin doğru.
bir işe yaramazlar

Bu yüzden zaten
Bize muhtaçlar.
Şimdi doğruya doğru
Bir zaman da onlar
Çok işe yaradılar.

Ve çoğu kez…belki de,
bu yüzden ihtiyarlar.

Olsa da olur, olmasa da dediğim yazı aşağıda.
Okusanız da olur yani, okumasanız da…

Sevgilerimle…

Kuru Kuruya Bir Yazı

Bu yazıya başlarken yaşlılık üzerine yazılması gereken çok şeyin olduğunu anladım.
Bir huzurevi kavramının yaratılması ve yaşlılarımızın böyle bir yere adapte edilmesi ve bunun gerçekleşmesi elbette gerekli ve güzeldir. Olanak varsa yapılmalıdır. Daha doğrusu yapılması gerekenlere şimdiden başlanmalıdır.
Yaşlılık duygusunu ben kişi olarak yavaş yavaş anlamaya çalışıyorum.
Annem ve babamda gördüğüm yaşlanma korkularıyla benim korkularım farklı.
Durun durun, birbirine karıştırmadan yazalım şunları.

Demek istiyorum ki, kişinin yaşlanmadan yaşlılığa hazırlanması, onu kabullenmesi, yaşlandığı zaman bulacağı olanaklara şimdiden hazırlanması gerekir.
Bu bir eğitim işidir elbette. Ancak bu eğitimi veren bir okul yoktur. Sanıyorum bu eğitimi kişi kendi kendine oluşturup, düşünüp eğitmelidir kendini.

Nasıl yani? diyenlerinizi duyar gibiyim.
Yani demek istiyorum ki, günümüzün yaşlıları, yaşlandıklarında onlara çocuklarının bakacaklarına inanmış ve onlardan bunu beklemiştir.
Çünkü çoğu yaşlımız çocuklarını kendilerine sigorta olarak görür.
Zaten büyük bir kesimi de bunun için çocuk yapmıştır.
Bir huzur evine gitme işi başkaları içindir. Bunu konuşur, tartışır, onaylar ama başkaları içindir bu. Kendine gelince, kendisinin çocukları vardır. Huzur evininde onların ne işi var? Huzur evi kimsesizler içindir. Ya da evlatları hayırsız olanlar içindir.

Yani yaşlılarımız yaşlı olmanın ne demek olduğunu kavramamıştır, olgunluğunu, gençliğini, çocukluğunu kavrayamadığı gibi.
Bana göre işin en zor yanı, işin bu yönünü kavramak ve benimsemeye başlamaktır. Çocuklarımız bizi ne denli sevseler de özgürlüklerinden daha fazla sevemezler.
Düşünün, şu anda oturduğum evde istediğim gibi televizyon izliyor, istediğim gibi davranıyor ve istediğimi şeyi varsa istediğim gibi pişirip yiyorum. Arkadaşlarım beni rahatlıkla ziyaret edebiliyor ve kimseye hesap vermiyorum. İstediğim zaman yatıyor, istediğim zaman kalkıyorum. İstediğim yere gidebilyor, istediğim gibi türkü söyleyebiliyorum.

Şimdi ben çocuğumla birlikte yaşamak zorunda kalsam, o zaman biraz önce saydığım bütün özgürlüklerim yok olup gitmez mi?
Yani istediğim zaman istediğim televizyon kanalını açıp bakamam. Bakarsam çocuğumun isteğiyle çatışırım. İstediğim yemeği yapıp onun evini, örneğin sucuk kokusuna boğarsam, haklı olarak yüzünü azıtabilir. Arkadaşlarım beni ziyarete geldiğinde bir takım başka şeyleri de hesaba katmak zorunda olacağımdan bu ziyaretler bir zevk olacak yerde, burnumdan gelir.
Yani kısacası anne-baba olarak çocuklarımızın özgürlüklerini de ellerinden almış olurken, kendi özgürlüğümüzden de oluruz.
Bunu teorik olarak böyle düşünmek kolay ama bana göre günümüzün yaşlılarının bunu pratikte de böyle düşünmesi zor.
Onlar için biz onların çocuklarıyız ve onlara bakmak zorundayız.
Onlar için elbette gelen misafirin başımızın üstünde yeri olmalıdır, bu onların çekilmez arkadaşları olsa dahi.
Onlar evin büyüğüdürler. Bu ev çocuklarının da olsa söz onların olmalı, torunlar onları dinlemek zorunda olmalıdırlar.
Televizyon kumanda aleti elbette onların elinde olmalı, onlar hangi kanalın hangi proğramına bakılacağına karar vermelidir. Bunu başka türlü düşünmek geleneklere karşı çıkmak, büyüklere saygısızlık yapmaktır.
Yani kısacası söz onların olmalıdır. Hatta bazıları daha ileri gidip aile bütçesine bile el koyup onu ayarlamaya çalışmaktadırlar. Çevremde bunun örneklerini görüyorum.
Oysa durum bu çağda başka. Kazın ayağı hiç de öyle değil.
İşte ben bunu demek istiyorum. İşin en zor yanı burda.
Kazın ayağı böyle değil diyince yaşlılarımızı darıltmış oluruz.
Onların kuru havadan nem kapma gibi duygusal durumları, dokunsan ağlayacak halleri bunu açıkça söylememizi zaman zaman engeller. Kırıcı olmak istemeyiz. Ama ne yazık ki, çoğu zaman hataları düzeltmek, eksikleri gidermek kırıcı olmadan olmuyor.

Yaşlılarımız kendilerini bu konuda eğitmeli, çağa şöyle bir bakıp zamanı değerlendirmeli ve kendilerini bu zaman çizgisinin en uygun yerine yerleştirmeli diye arzuluyorum.
Bunu söylemek kolay elbet. Ama yapmak her yaşlımız için öyle kolay değil.
Özellikle de çağın çok dışında kalmış yaşlılarımızın bunu becerebilmesi olanaksız. Asıl sorun da burda yatıyor bence.
Bu tür yaşlılarımızı bir huzur evi olsa bile, böyle bir huzur evinde kalmaya ikna etmek dahi öyle kolay olmayacağından, bu insanlarımıza ne yaparsanız yapın, kendi dediklerinden başka hiçbir şeyi kabul ettiremezsiniz.
Bunu kabul etmiş görünse bile…
Acaba, diyorum kendi kendime, tam bu noktada “Arabesk” yaşamanın sancılarını mı çekiyoruz yoksa?

Toplum olarak “Arabesk” bir yaşamı benimsedikçe, hayatın hep acılı, ağrılı yanını görüp, adeta ondan zevk alır duruma geldiğimiz sürece, olumluyu görmemiz mümkün mü sizce?
Biraz önce bir şarkıda “Benim gibi seven bulamazsın” gibi bir söz geçti.
Şarkıyı yazan kişi o kadını, ya da adamı ne kadar çok sevdiğini anlatıp duruyor.
Vah vah, diyorsunuz ilk bakışta. Amma da sevdalanmış ha! Yazık şu adama yahu!
Be bre adam, senin gibi seven belki bulamam, anladım çok seviyorsun ama, yahu ben seni sevmiyorum demezler mi adama?
Ne demiş türkü?
“Çıt çıt çıt çıt çedene
Sar bedeni bedene
Dünya dolu yar olsa
Alacağım bir tane.”
Ne güzel söylemiş türkü…
Alacağım bir tane yahu.. sen çok sevmişsin ne çıkar?

Konu dağıldı gibi ama, korkmayın konu dağılmaz.

Yaşama yukardaki şarkı gibi bakıldıkça yaşamın olumlu yanlarını görmek mümkün mü?
Sorunu çözmek de mümkün değil, çünkü çözüm diye birşey yok.
Yani seni sevmeyen insana seni zorla sevdiremezsin.

Sadece yaşlılarımızın değil, insanlarımızın bu “arabesk” düşünceden kurtulmaları gerek. Kurtulmadıkça mutlu olmaları mümkün değil bence. Ne çocuklarının yanında, ne de bir huzur evinde.

“Oğlan ister istemesine ama ya el kızına ne demeli? Zaten yılanın başı o” demek yerine, kendini bir ***-baba yerine koyup sevgiyle ve anlayışla yaklaşılmalı çocuklara, gelinlere ve torunlara. Bu sevgi bağını çok erkenden kurmaya başlamalı insan. İnsan ilişkileri sevgi bağıyla güçlendiği sürece, ne yaşlıya bakmak sorun olacaktır ne de yaşlının bir huzur evinde kalması yaşlının zoruna gidecektir.

Eeee…. bu da o kadar kolay değil günümüz insanı için.

Sürekli karşımızdakini suçlayıp, kendi yanlışlarımızı görmezden gelmek sanıyorum yine o “Arabesk” yaşantının bir uzantısı olsa gerek. Bunu günümüzün yaşlıları başaramazsa, olgunları şimdiden başarmaya başlasın diye yazıyorum.

Şimdi gelelim bunları başarmış yaşlılarımızın durumlarına.
Bunu başaran yaşlılarımız, yani özgürlüğün ne olduğunu kavarayan, ne kendi özgürlüğünü ne de başkalarının özgürlüğünü hiçe saymayan yaşlılarımız için düşünülmesi gereken onlar için uygun bir yerin, yani bir huzurevinin gerçekleşmesi elbette güzeldir.
Ancak bu konunun da sorunları yine görebildiğim kadarıyla çeşitlidir.
Önce maddi sorunları vardır.
Bu öyle aramızda toplanacak paralarla olacak şey değildir.
Böyle bir yerin sürekli bir gideri olduğundan, sürekli bir geliri olmak zorundadır.
Yani bir para kaynağı olmalıdır.
Orada çalışacak elemanların, müdüründen hizmetçisine, doktorundan hemşiresine kadar yüreği insan sevgisi dolu elemanlar olması gerekir.
Yaşlıya bakmak zordur. Bunu yaşayanlar daha iyi bilirler.
Burada bütün detaylarını yazmaya gerek yok elbette. Bildiğimiz zorluklardır bunlar.
Kendi ***-babamıza bile katlanamayacağımız anlar olur zaman zaman.
Orada çalışan elemanlar, anne ve babaları olmadıkları halde onlara iyi bir evlat gibi davranmak zorundadır.
Bunu yapabilmeleri için de ücretlerinin doyurucu olması gerekir.

Yani bu konuda çok para gerektiğini görünce, yav bu yazıyı ben niye yazdım ki? diyesi geliyor insanın. Yani bütün bunların kuru laf olduğunu bu noktaya gelince anlıyor insan.
Para gerekli yani.
Çok para.
Olursa olur.
Olmazsa yaşlılarımızın çekeceği vardır daha yıllarca.
Sadece yaşlılarımızın değil tabi, gençlerimizin de.

Bu işi devletin üstlenmiş olması gerekir.
Bu iş, kişi ya da kişilerle yapılacak iş değil gibi geliyor bana.
Avrupalılar bunu bir güzel çözmüşler.
Neden?
Yeterli parayı bulmuşlar demek.
Yatır emekli maaşını huzur evine, ertesi gün ordasın.
Doktorun, psikoloğun, hemşiren, temizlikçin, aşçın, garsonun, çamaşırcın, berberin, kısacası her neye ihtiyacın varsa orda.
Herkesin odası ayrı, yatağı ayrı, televizyonu, telefonu ayrı, her gün bir uğraşı olanağı, her hafta bir eğlence akşamı, hatta zaman zaman komşu kentlere otobüslerle geziler…
Al sana huzurlu bir huzurevi.
Ne oğlunun, ne kızının ne de kendi özgürlüğünü, yani en değerli varlığını telef et.

Yeter ki çağdaş düşünmeyi öğren.
yeter ki özgürlük denen şeyi tanı.
Hem kendi özgürlüğünü, hem de çocuklarının özgürlüğünün kıymetini bil.
Yeter ki arabesk yaşama…
Yeter.
Gerisi vız gelir tırıs gider…

Yav canım sıkıldı şimdi.
Biz neden bulamıyoruz kardeşim?
Oturup düşünelim şimdi.
Neyimiz eksik bunlardan?

Tuh be!

ilginizi çekermi ?

Ap emede ağıt

  “Sırası mıydı?” demeyeceğim Sen öyle istediysen Sen öyle dediysen. Sırasıdır mutlaka ağıtların. Sırasıdır ölümün. …

Bir Cevap Yazın