Anasayfa / Şahap Eraslan / KÜLTÜR ÜZERINE HARIÇTEN BIR GAZEL

KÜLTÜR ÜZERINE HARIÇTEN BIR GAZEL

Kültür Üzerine Hariçten Bir Gazel

“Bir sorun, farklı çağlarda yaşamış, farklı insanların

çözümleri devralınarak çözülmez” M. Foucault.

Önceleri ben kültürün oluşabilmesi, değişmesi için yüzyılların geçmesi gerektiğine inanırdım. Tarımla uğraşan insanların karasabanda yüzlerce yılda çok az değişiklik yapmış olmalarını da bu tezime kanıt olarak gösterirdim (kapalı toplumlarda/kültürlerde değişim çok yavaş olur). Zamanla bunun benim düşündüğüm gibi olmadığını kavradım (sıcak toplumlarda/kültürlerde değişim hızlı ve süreklidir). Bundan yirmi yıl önce bir orta Anadolu köyünde uzun saçlı bir delikanlıya kasabalılar bir travesti gibi davranır, onun erkek kimliğini uzun saçlarından ötürü sorgularlardı. Ya da bu delikanlıyı bir uzaylı, bir sirk maymunu gibi izlerlerdi. O dönemler insanlar tek tip traş olur, yeryüzünde yaşayan herkesin de böyle traş olması gerektiğini düşünürlerdi. Son bir kaç yılda bizim traş kültürümüz değişti. Yani bu kültürün değişmesi için yüzlerce yıl gerekmedi… On beş yıl önce yaz dönemi deniz kenarlarına göçen, yaşamlarında bir çiçege su bile vermemiş yazlıkçılar birden bire çiçekçilik konusunda uzmanlaştılar. Bahçeye ekilen zakkumların kenarına domates ve soğan ekmeyi de ihmal etmediler. Şimdilerde bir temmuz sabahı güneşi karşlamak isteyen bir İngiliz turist emeklilerin sabah yürüyüşlerine tanık olduğunda ‘Türk Halkı`nın maratona düşkün olduğu’ belirlemesi yapabilir. Yani kültürümüze “sağlıklı yaşam için spor” entegrasyonu son yıllarda gerçekleşti. Sabah yürüyüşleri emekli ve biraz kilolu yazlıkçıların güne başlangıç ritüeline dönüştü. Hatta bazı kültürler kısa sürede oluşup yok da olabiliyorlar. Bir kaç haftalığına çıktığımız grup gezilerinde buna sıkça tanık olabiliyoruz. Kültürün bir bonzai ağacı gibi yüzlerce yılda oluşup geliştiğini, bu kadar uzun zamanda gelişen bir şeyin de çok kıymetli bir şey gibi algılanası gerektiği fikri de zamanla yok oldu. Şimdilerde herşey gibi kültür de hafifleşti. Onun için popkültür, hafif müzik nağmeleri güncel. Kültürlerin çabuk gelişip çabuk öldüğüne tanık oluyoruz hepimiz. Lise yıllarından doğa bilimi derslerinden hatırladığım bir kural var: Hiçbir şey yoktan var olmaz, varsa da yol olmaz, sadece başka bir şeye dönüşür. Bu kural kültür için geçerli olabilir mi, eğer olabiliyorsa kültür ölmüyor, sadece yaşayan kültüre eklemleniyordur. Çoğumuz Sümerlileri tanımayız, biz yerli malı kumaş satan Sümerbank`ı biliriz. Sümerliler yeryüzünden yok olmuş olsalar da onların adı bir bankada kültürümüze eklemlenmiş durumda. Sümer Kültürü ölü bir kültür,ama icat ettikleri yazıyı hepimiz kullanıyoruz. Kullandığımız yazının Sümerlilerin bir icadı olduğu bilincimize her zaman yansımıyor. “Akkadca iki binyılı aşkın bir zamandan beri konuşulmayan ölü bir dil, ama aynı dil ailesinden, daha yakın zamanda ortaya çıkmış diğer dillerle: İbranica, Aramca, Arapçayla vb akraba“ (J. Bottero; Gılgamış Destanı, YKY, sf.18, 2005). Öldüğünü düşündüğümüz diller, ritüeller, daha sonraki kültürlerde kendi varlıklarını gizliden gizliye sürdürüyorlar yani. Dinler tarihi, eski uygarlıklar ve mitoloji uzmanı M. Eliade Mezopotamya Uygarlıklarını incelerken bizim için bir ilginç belirleme yapıyor: “Çeşitli mitlerde Dumuzi (Tammuz) çeşitli bitki ve hayvanların üretkenlik, büyüme tanrısı olarak geçiyor” (M. Eliade; Handbuch der Religionen, Suhrkamp, sf. 145, 1995). Bundan binlerce yıl önce anlatılmış bir mitteki bu tammuz sizde hangi çağrışımları uyandırıyor? “Mitleri bilmek demek, nesnelerin kökenindeki sırrı öğrenmek demektir” (M. Eliade; Mitlerin Özellikleri, Simavi Yayınları, sf.19, 1993). Bizim bugünkü davraniş ve duygularımız sadece bugünün izini taşımıyor yani. Psikanalist C.G. Jung kültürü “kolektif bilinçaltı” olarak tanımlarken pek de haksız sayılmaz galiba. “ Dindışına çıkma derecesi ne olursa olsun, doğanın “cazibe”lerine karşı duyarlı olmayan hiçbir çagdaş insan yoktur. Burada yalnızca doğaya yüklenilen estetik, sportif veya hijenik değerler değil, aynı zamanda gerilere itilmiş dinsel bir değerin anısının farkedildiği; karmaşık ve tanımlanması güç bir duygu da söz konusudur” (M. Eliade; Kutsal ve Dindışı, Gece Yay., sf. 131, 1991). Mezopotamya yanıbaşımızda, bu bağlamda eski tarihlerde bu topraklarda oluşan kültürlerden etkilenmemiz çok doğal diye düşünebilirsiniz. Ama Maya` lar ve Aztek’ler çok uzağımızda ve bugünkü Orta Amerika’da yaşamışlar; Amerika’nın keşfinden sonra da İspanyollar tarafindan yok edilmişler. Bugün dilimizde Maya ve Aztek dilinin sözcükleri var: Patates, domates, çikolata. Bu sözcükleri/yiyecekleri hayatımızdan çıkarsak Türk Mutfağı’nın bir yığın yemeği yok oluverir. Bir hristiyan müslüman olduğu gün sadece dinini degiştiyor, ama kültürel backgroundu hristiyan kalıyor. Dede Korkut masallarından bildiğimiz Deli Dumrul’dan biraz söz etmek istiyorum. Bu masalı inceleyen M.B. Saydam (Deli Dumrul’un Bilinci, Metis yay., 1997) masalın Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonraki dönemde (daha doğrusu bir geçiş dönemi masalı) yazıldığını anlatıyor. Masalda Deli Dumrul, Azrail’e meydan okuyor, onunla dövüşüyor. Sonra Deli Dumrul’a acıyan Azrail Deli Dumrul’un yerine, onun annesinin ve babasının canını alıyor. Bu Türk masalı aslında müslüman olan Türklerin hala şamanist bir backgroundu olduğunu gösteriyor. İslamiyet açısından bakarsak, Azrail’in bir insan gibi konuşması, dövüşmesi olanaksız. Aynı zamanda Azrail’in Tanrıya karşı çıkıp kendi başına karar vermesi, Deli Dumrul’a süre vermesi de İslam açısından olanaksız… Kültürlere mezar taşları dikip, üzerine doğum ve ölüm tarihleri yazmak pek olanaklı gözükmüyor… Arı kültürler aramanın, kültürü labaratuar ortamlarında geliştirilen birer deneysel sonuç gibi görmenin bana pek anlamlı gelmediğini anlatmaya çalışıyorum… Tüm dinlerin yaşadığı coğrafyanın kültürel reklerini aldığını söylüyorum. Endenozya, Sudan, Bosna’daki müslümanların kültürel farklılıklarının olduğunu söylüyorum. Örnegin Arap müslümanlarda yaygın olan çok eşlilik Anadolu’da yaygın değildir. Sudan’da kadınlar sünnet edilirken bu duruma Iran’da rastlanmaz. Anadoluda yaşayanların yaşadıkları coğrafyanın kültürünü kendi kültürüne eklemlemesi (diğer kültürlerde olduğu gibi), geçmiş kültürlerden de izler taşıması bana çok anlaşılır bir durum gibi gözüküyör.

Tekrar kültür konusuna geri dönmek istiyorum.

Kültür latince “cultura” (colo, cultum) sözcüğünden gelmektedir ve toprağın işlenmesi, bakımı canlıların değerli (Veredelung) hale getirilmesi anlamına geliyor. İngilizler cultura sözcüğüyle “bir insanın nasıl ve ne şekilde” yaşadığı anlamında kullanıyorlar. Çeşitli tanımları yapılmasına rağmen bilim adamlarının ve kadınlarının üzerinde anlaştıkları ve kabul ettikleri bir kültür tanımı yok. Kültür kuramalarında iki önemli ekol var: Ingiliz ekolü de diyebilecegimiz fonksiyonalizm (işlevsellik) ve Fransiz ekolü olarak bilinen strüktüralizm (yapısalcılık). Fonksiyonalizm August Comte, Herbert Spencer ve ünlü sosyolog Emile Durkheim tarafından geliştiriliyor ve toplum çeşitli biyolojik organizmalar gibi görülüyor ve bir organizmanın bütün üzerindeki etkileri araştırılıyor. Spencer, bir organizmayla benzerlik kurarak bir toplumun temel işlevlerini belirlemeye çalışıyor: Üretim, yeniden üretim, tüketim, taşımacılık, iletişim gibi. Spencer’e göre her organın bütün içinde belirlenmiş bir işlevi var. E. Durkheim, Spencer’i eleştirirken, onun organlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı es geçtiğini belirtiyor. Bir fonksiyonun bütün organizmanın gereksinimleri bağlamında incelenmesi gerektiğini savunuyor ve örneğin bağırsağı ele aldıgımızda Spencer’e göre işlevi “besinleri ögütmek” gibi görünürken, Durkheim’ a göre bağırsağı incelerken bağırsaktan değil, öğütme işleminin hangi gereksinimden kaynaklandığını araştırmamız gerekiyor. Sosyologlar tarafından geliştirilen fonksiyonalizm bir kültür kuramcısı olan B. Malinowski’ yi etkiliyor. Malinowskiye göre kültürün bir bütün olarak algılanması gerekir. O kültürel öğelerin birbirleriyle bağımlı olduğunu, kültürden bir etmenin tek başına çıkarılamayacağını belirtir. Malinowski, “Kültürün en önemli fonksiyonu korkuyu azaltmaktır” derken, A. Radcliffe-Brown ise “toplumu birarada tutabilmek için kültürün korkuyu yarattığını” vurguluyor. Malinowski yaptığı alan araştırmalarıyla bir çok antropolog ve etnologu etkiliyor.

“Mantık demek zorunlu bagıntılar kurmak demektir” Levi-Strauss.

Yapısalcılık antropolog C. Levi-Strauss (Meraklılara: Hüzünlü Dönenceler, YKY, 1994; Yaban Düşünce, Hürriyet Vakfı Yay., 1984 kitapları Türkçeye de çevrildi) tarafından geliştiriliyor. O, bir kültürde görünenin değil, onun altındaki yapıyı merak ediyor. Kültürlere bakışında birbirini tamamlayan karşıtlıkları (dichotomie) inceliyor. Levi-Srauss’a göre bu karşıtlıkar soğuk/sıcak, yukarı/aşağı gibi her kültürde var olmasına rağmen dışa vuruluş biçimleri farklılıklar gösteriyor. Ona göre en önemli dichotomie doğa/kültür. Levi-Strauss soğuk ve sıcak kültürler ayrımı yapıyor. Bu ne demek ve Levi-Strauss bize neyi öğretiyor? Alan araştırması yapan Avrupalı bilim adamaları/kadınları başka ülkelere gittiklerinde inceledikleri toplumları “ilkel” olarak görüyorlardı. “İlkel” sözcüğü diğer kültürlerle ilgili bir negatif değerlendirmeyi içinde taşıyor. Levi-Strauss bize bu sıcak/soğuk kavramıyla negatif değerlendirmeden uzaklaşmamızı sağlıyor. Soğuk kültürler yapısal değişikliklerin olmadığı kültürler ve sıcak kültürler ise değişimin hızlı olduğu kültürler demek. Çevremize baktığımızda kültürdeki hızlı gelişimlere tanık olmamızın nedeni sıcak bir kültüre geçtiğimiz anlamını taşıyor. Levi-Strauss bir çok bilim adanmını etkilemiş olsa da, çok eleştirilmesi gereken bir arastırmacı. Örneğin Brezilya’da bir çok kabileyi inceledi. Daha sonra onun bir kültürü incelemek için bir kaç güne ihtiyaç duyduğu anlaşıldı. Bu kadar kısa sürede bir kültür üzerine kurmalar geliştirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum (Hüzünlü Dönencelerde Islam ve Araplar üzerine söyledikleri de bana göre böyle bir eksikliği içeriyor). Ayrıca soğuk kültürlerin olamayacağını, çünkü her kültürün komşu kültürlerle sıcak etkileşiminin olduğuna inanıyorum. Bir kültür bir adada, diğer kültürlerden yalıtılmış bir biçimde varolursa belki soğuk kültürlerden söz edebileceğimizi sanıyorum. Bu eksiklere rağmen Levi-Stauss’un kültür kuramları konusunda çok önemli bir isim oldugu inancındayım. Örnegin günümüz kültürüne baktığımızda gençlik kültürünü “sıcak kültür” ve aileyi (gelişime direnen) soğuk bir yapı olarak tanımlayabilir miyiz? Çünkü, alie ve kültür antogonist bir ilişki içinde gibi görünüyor…

Mamo sana biraz da Max Weber ve Marcel Maus’ dan söz etmek istiyorum:

Max Weber (1864-1920): Max Weber günümüz kültürünü anlamamız için Moderne’ den (Almanlar Moderne’yi kullanırken Fransızlar genelde Modernite diyorlar) söz eder. Politik anlamda kast ettiği kapitalizmdir. Modernenin protestan ahlakından oluştuğunu savunur (Die protestantische Ethik und Geist des Kapitalismus; Meraklilara: Protestan Ahlaki ve Sosyoloji yazilari Türkce’ye de cevrildi). Weber’e göre modernenin dört temel özelliği var: 1. Dünyaya hükmetme, dünyayı kontrol altında tutma. 2. Dünyanın, yaşamın büyüsünün bozulması. 3. Enstitüsyonel ayrım (rationun=mantığın yeniden keşfi, rasyonyelliğin öne çıkarılamsı, üretimin hesap edilir, planlanır hale gelmesi, kalkülasyonun ortaya çıkması). 4. Rasyonel yönetim. Çeviri hatalarımı düzeltmek ve Weber’in bu kriterlerinden ne anladığımı anlatmak ve anlaşılır olmak için konuyu biraz açmak istiyorum: Öncleri bir kasap, fırıncı elindeki malzemeyi kullanarak işini yapardı. Moderneyle birlikte mühendislik doğdu. Mühendis yapacağı işi planlıyor, kafasında kuruyor ve işine bir yenilik katarak çalışıyor. İnsan artık dünyayı, doğayı kontrol etmek de istiyor. Önceleri bir bahçevan bitkiyi eker, onu sular sonra da kırağı düşmesin diye tanrıya dua ederdi. Moderneyle birlikte bilinmezin kontrolü, kadercilik ortadan kalkıyor: Yani insan tanrıya dua etmek yerine rasyonel davranarak kırağının bitkiye vereceği zararı önlemeye çalışıyor. Bu da dinsel ritüellerin azalması, ortadan kalkması anlamı taşıyor. Moderneyle birlikte toplum, din, ekonomi ve devlet rasyonelleşiyor ve bürokrasi gelişiyor. Moderne öncesi din kamusal alana aitken, modernede özel alana zorlanıyor. Moderne öncesi insanlar “yasamak için çalışırken” moderenyle birlikte “çalışmak için yaşıyorlar”. İşin yaşamdan önemli görülmesi özel yaşamla kamusal yaşamın birbirinden ayrılması anlamına da geliyor. İşin belirli saatlerde, belirli bir zaman diliminde yapilması, boş zaman kavramını da doğuruyor. Önceleri insanlar doğa/zaman/ iş ilişkileri kuruyordu. Saat yerine güneş (iş güneşin doğuşundan batışına kadar yapılıyordu) kullanılıyordu. Saat olarak zaman bu bağlamda modernenin bir ürünü. Weber’ i okuduktan sonra “dünyayı değiştirilebilir, şekillendirilebilir bir proje” gibi görebiliyorsunuz. Bu bağlamda, faşizm, sosyalizm ve fudementalizm birer modern projedirler. Bu projelerin yüzlerinin geriye dönük olmaları bu gerçeği değiştirmez. Sosyalizm yaşam koşullarını değiştirerek insanı değiştirebileceğini söyler mesela. Yaşam koşullarını deşiştirmek bu bağlamda bir toplum mühendisliği anlamı da taşır. Karizamtik önderler olarak gördügümüz insanlarda bir bağlamda “toplum mühendisleridir”. Burada bu ideolojilerin es geçtiği insan dediğimiz malzemenin sadece mühendislikle anlaşılamayacağı… Yukarıda ismini andığım Eliade toplumdaki ritüellerin yok oluşuna, dinin bir kenara itilmesine itiraz ediyor: Mitik düşüncelerin sadece ilk çağlara ait olmadığını, bu düşünce yapısının modern toplumlarda da varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Kısaca belirtirsem: Yani bir insanın tanrıtanımaz olması onun dinle tüm ilişkilerini bitirdiği anlamına gelmez. Onun davranışlarında da dinsel kültür varlığını sürdürür. Ateistlerin de ülkemizde tanrının adını anarak selamlaştıklarını buna örnek olarak gösterebirim. Tanrıtanımayan insanlar sadece düşünsel anlamda bunu savunurken yaşamlarındaki dinsel olanı ayıklamayı başaramazlar. Onların tanrıtanımazlığı yaradılışı, ölüm sonrasını, dünyayı nasıl gördükleriyle ilişkilendirilebilir. Tanrıtanımazların kendi kültürlerini oluşturmaktaki zorlukları da belki buradan kaynaklanıyor. Bu durum açıkça söylemek gerekirse beni fazla üzmüyor. Evrim teorisine inanırken “selaminaleyküm” demekte bu anlamda zorlanmıyorum. Evrime inanmak bilincim ve bilinçaltımdaki dinsel olanı silmek anlamına gelmiyor. Alevilerde ve Sünnilerde İslam öncesi/ İslam dışı ritüellerin olmasını anlıyorum. Batıl inançların, Kuran kaynak olarak gösterilip İslam dışı olduğu söylense de dilek tutmalar, ziyaretler, ocaklar, büyüler, medyumalar da varolup gidiyorlar. Rasyonalistlerin mantklı, bazan bilimsel açıklamalar bulmaları da bu durumu değiştirmiyor. Bazı yörelerde yeni bir cami yapılırken ibadet eden insan sayısından yola çıkarak yapılan, yeni bir caminin yapılmasının gerekirliğini tartışan insanlara gösterilen tepkiyi Weber’in yazdıklarından yola çıkarak anlamaya çalışırsak, yeni camiyi yapmanın moderneye direnmek anlamı taşıdığını, inancın özel hayata sokulmasını engellemek olduğunu görebiliriz. Aslında İslam özel alana taşındığında ibadet edenin ruh halinde de temel bir değişiklik yapıyor. İslamın özünde kamusallık var. Bu nedenledir ki hacca gitmek ekonomik gerekçeler gösterilerek tartışılamaz. Bu İslamın ruhunun reddi olur. Bu bağlamda Sünnilerin dirençleri, inançlarını haklı bir şekilde savundukları anlamına gelir. Bu direncin nasıl sonuçlanacağı, moderneye direncin ne kadar süreceğini hepbirlikte göreceğiz. Ama bu direncin İslam açısından (inanan insan açısından) çok haklı gerekçeleri olduğunu (göründüğü gibi irrasyonel olmadığını) unutmayalım.

M. Foucault (Meraklılara: Cinselliğin Tarihi, Afa Yay., cilt 1, 1986; cilt 2 1988, cilt 3, 1994; Kelimeler ve Şeyler, Imge Kitabevi, 1994; Ben’in Yapımı, Ara Yay. 1992; Dostluğa Dair, Telos Yay. 1992; Deliliğin Tarihi, Imge Yay. 1992; Ders Özetleri, YKY, 2003 kitaplari Türkçe’ ye de çevrildi), moderneyle birlikte mutluluk tasarımlarımızın değiştiğini uzun uzun anlatır. Önceleri delilere, hastalara bu insanların yakınları bakarken, modernede üretimi engellediği düşünülen hastalar, deliler, çocuklar belirli merkezlerde toplandılar. Hastalar hastanede, deliler tımarhanelerde, çocuklar okulda. Örnegin Aries’in de belirttiği gibi (Meraklılara : P. Aries’in Batının Ölüm Karşındaki Tutumları, Özel Hayatın Tarihi kitapları Türkçe’ye de çevrildi) ölüm bizim mutluluk tasarımımıza gölge düşürdüğü, bizi kederlendirdiği için yaşamın dışına itildi. Önceleri insanlar kendi evlerinde yakınları arasında can verirken, şimdi ölümler hastanede, uzmanlaştırılmış insanların önünde oluyor. Olumsuz gibi değerlendirilen şeylerin yaşamın dışına taşınması kültürün de değişmesi anlamına geliyor. Yani artık ölülerimize kırk gün yas tutmuyoruz.

Durkheim’in akrabası, Fransız antropolog ve etnolog olan M. Mauss (Die Gabe, Suhrkamp, 1990) insanlar arasındaki armağan değişiminden yola çıkarak toplumdaki bireylerin aralarindaki ilişkileri açıklamaya çalışıyor. Mauss’a göre toplumdan biri a) armağan vermeyi başlatmalı, b) diğeri kabul etmeli, c) armağanın karşılığı olmalı. Bazılarımız bu konunun kültürle ne ilgisi olduğunu sorabilir. Ben kendimce anladığımı anlatayım. Modern toplumda takas bir anda ve meta değişimi biçiminde oluyor. Yani bir alışveriş merkezine gittiginizde malı alıp parayı veriyorsunuz. Alıcı ve satıcı arasındaki bu ilişki takas bittiğinde bitiyor. Moderne öncesi toplumlarda durum farklı. Bu toplumlarda meta değişimi yerine Gabe (armagan) takası var. Yani siz birine bir fincan kahve ikram ettiğinizde kırk yıl hatırdan yola çıkıyorsanız, bu takas aranızda o an, alışveriş merkezinde yaşanandan çok farklı, bitmeyen bir ilişki de başlatıyor. Armağan yoluyla takas ilişkileri sosyaliteyi insanlar arasındaki bağımlılığı artırarak çoğaltıyor. Aslına bakarsanız düğünlerde yapılan takıların zamana yayılmış bir ödünç verme ilişkisi olduğunu, kentlere geldiğimizde pazarda yaşadığımız, ama garibimize giden ama kuramsallaştıramadığımız “hatırın için biraz ucuz yaparız abi/abla” diyen satıcının durumunu Mauss’un kuramıyla anlaşılır hale getirebiliriz gibi geliyor. Kentlere göçle birlikte köylerde gördüğümüz armağan değişiminin yerini meta değişimi ve meta/armağan değişimi karışımı üçüncü bir takas ilişkisinin aldığına da tanık oluyoruz. Biraz kendimizi zorlarsak babası tarafından evlendirilen birinin ekonomik özgürlüğü olmasına rağmen ailesinden neden kopamadığını; annesine çok bağlı (belki de bağımlı) kocasından dert yanan ve kocasının hayatında ikinci kadın olmayı içine sindiremeyen gelini; insanın gelişiminin gereği gibi görülen ödipal çözümün ülkemizde nasıl gerçekleştiğini; Ankara’ya uçan uçakta yanınıza oturan yolcunun “yolculuk nereye hemşerim?” sorusunun ne anlama geldiğini; “sütümü sana helal etmem” diyen annenin kültür kuramlarında nereye koyulacağını; herşeyin kirlendiğini düşünürken ailenin hala nasıl kutsal olabildiğini de tartışmak mümkün olur.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi bir kuram önce çok mantıklı, anlaşılır gibi görünse de bir dönem sonra eleştiriliyor. Bu kadar kuram arasında doğruyu aramak yerine bu teorilerin anlamlarını kavramak, bu kuramlardan yola çıkarak kendimiz için dünyayı kavramak da bir yol, bir duruş olabilir. Doğruyu aramak dinseldir genelde, mutlak olan kutsal kitaplarda olur. Bunları yazarkan bu yazının da bir çok yanlışı içerdiğini şimdiden kabul ediyorum. Bilim kuramcısı K. Popper’e (Meraklılara: Karl Popper Türkçeye’ de çevrildi. Hayat Problem Çözmektir, YKY. 2004; Bilimsel Araştırmamın Mantıgı, YKY, 1998; Daha Iyi Bir Dünya Arayışı, YKY, 2001) gönderme yaparak, amacımın doğruyu aramaktan çok, yaptığım yanlışı azaltmak olduğunu belirtmek istiyorum.

Dipnot:

1. Yazıda Şerif Mardin’in adı geçmiyor. Severek ve ilgiyle İletişim Yayınlarından çıkan eserlerini okuduğumu ve bende emeği olduğunu belirtmek isterim.

2. P. Bourdieu, N. Elias, G. Deverux, G. Simmel’ i mutlaka okunması gereken sosyal bilimciler olarak gördüğümü söylemek isterim.

3. Yazıda “meraklılarına” diye ilgilenen arkadaşlara adresler göstermeye çalıştım. Bu aslında Atilla İlhan’ın kitaplarında da rastladığımız bir durum. İlhan’da yazdıklarına ilişkin açıklamayı böyle yapıyordu. Böylece ondan kopya çektiğimi, bunu da İlhan’ı anmak için yaptığımı belirteyim.

BİR MARTIYI

AĞLATTIN SEN

bir martıyı ağlattın işte

bir çocuk garanti intihar eder artık

kütür kütür küfrediyor gece imanıma

bir yaprak kırılıp suya düşüyor

su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz

bir piyanist büküldü sanki kesişen ayrışık doğrular gibi

çarpışıverdim yüzünle. Yüzün

öyle düzgün suna bir elyazısı

yüzün yüzüme aksedince

yüzün ayna alnımda

yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın

sen: kabuslarımın tabiri

çocukluğumun arta kalanısın!

öldüreceğim kendimi dudaklarınla

dudakların etle, şehvetle seferber

sen! bana inen son kutsal kitap

son fakir yatır

son aciz peygamber! bir martıyı ağlattın işte

bir çocuk garanti intihar eder artık

Demiş küçük Iskender

Savgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın