Anasayfa / Şahap Eraslan / Kedilerden Öğrendiklerim

Kedilerden Öğrendiklerim

Kedilerden Öğrendiklerim

Kediler pislemeden önce bir kuyu açar ve üstünü örtebilecekleri kadar pislerler… Kediler bile boklarını her yere bulaştırmazlar. İnsanların kedilerden de öğreneceği bir şey vardır: Üstünü örtebileceğimiz kadar pislemek. Özellikle yazarken biraz dikkatli olmak gerekir… Söz uçar gider ama yazı kalır… Binlerce yıl önce Mısır’da yaşamış ve üvey annelerinin kötülüğüne maruz kalmış ikiz kız kardeşin öyküsünü yazılı olduğu için bizler de bilmekteyiz. Sözlü kültürün (anlatım kültürünün) bir yığın verisi saklanamıyor ama yazılı kültür çok uzun bir süre saklanabiliyor. Bu, yazılı kültürün sözlü kültüre bir üstünlüğüdür de. Bilimsel olmasa da bir fenomeni daha iyi anlattığı için kullandığım bir kavramdan söz edeyim (şimdi birileri “biz bunu zaten biliyorduk” tepkisi göstermesin. Yalan söylenecekse doğru yalanlar, inadırıcı yalanlar söylemeye özen gösterin en azından): Duygusal sidiklilik. Altını ıslatanlar genelde sidik torbası kaslarını iyi kullanamazlar ve sidikleri geldiğinde kendilerini biraz sıkıp, sidiği torbalarında tutamazlar. “Duygusal sidikliliği” ben insanlarda oluşan bir içtepiyi tutamayıp hemen tepkiye dönüştürdükleri durumlar için kullanıyorum. Örneğin bir haber duydunuz hemen o haberle ilgili bir şeyler söyleme gereği duyuyorsunuz.  Başka bir örnek, sitede benim bir yazımı okudunuz ve bu yazı sizde bir duygu, bir hoşnutsuzluk yarattı. Hemen bu yazıya mutlaka tepki göstermek durumunda kalıyorsunuz. İşte, insanın içinde oluşan bir duygunun tutulmayıp hemen dışavurumuna ben “duygusal sidiklilik” diyorum…  Anlatım kültüründe “duygusal sidiklilik” fazla sorun yaratmaz ama yazılı kültürde kalıcılıktan ötürü sorun olabilir… Konuşma ortamadan, atmosferden ve konuşanların ruh halllerinden çok etkilenir. Bugün anlattığınız konu yarın anlattığınızda içerik aynı görünmesine rağmen farklı anlamlara gelebilir. Tiyatrocular bilirler: Her gün aynı oyunu başka oynarlar. Anlatım kültüründe bu “başka” süreklidir ve önlenemez. Yazılı kültür bu değişkenliklere sahip değildir. Homeros’un yazdıkları yüz yıl öncede aynıydı şimdi de aynıdır… İşte belki bu kalıcılık meselesinden ötürü bu sitede yazarken “üstünü örtebileceğimiz kadar pislemeye”  özen gösterelim… Herkese çatarken sağa sola fazlaca bok bulaştırmayalım yani… Sitede fazla koku oluşmasın… Özen gösterelim derken hepimiz Gustave Flaubert olacak değiliz ya… G. Flaubert Madam Bovary adlı romanını 25 yılda yazmış… Biz biraz özen gösterirsek yeterli olur herhalde…

Kendi kendilerine ilginç gelmeyenler galiba benimle uğraşıyorlar. Yani benimle uğraşmak sitede  “idmana” dönüştü… “Beni ciddiye al” diye bağırmalar,  bunlar da fayda etmeyince değersizleştirmeler, göbekten aşağıya vurmayı gelenek edinmelere ne diyebilirim ki! Kendinizi seviniz, kendinizi önemseyiniz! BEN  İFLAH  OLMAM… BENİ  ÖNEMSEMEYİNİZ  LÜTFEN… Beni bırakın ya… Kendinizi önemserseniz, düşünmeyi öğrenirsiniz. Düşünmeyi bildiğiniz için yazmanız da kolaylaşır. Beni önemsemeyin “beni değersizleştirmeniz” anlamına gelmez… Bana kızmak size düşünmeyi öğretmez… Emeğinize yazık…

Herkes kendi türküsünü söylese ne kadar çok türkü belleriz en azından… Herkes kendi uzmanlık alanında bildiklerini yazsa iyi olmaz mı? Benim yazdığım yazıların yanlışını bırakın kendi yazılarınızı yazın… 11. Ocak 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde okudum… Sizi en çok ne mutsuz eder, sorusuna Şair Ataol Behramoğlu’nun yanıtı: “Kendimi tarif edemeden yitip gitmek”… Ataol Ağabey’i bu kadar mutsuz eden şey sizi de mutsuz etmez mi? Kendinizi ilginç, anlatılmaya değer bulamadığınız için de benimle/diğeriyle/ötekiyle uğraşıyor olamaz mısınız?

Birazcık biyoloji, birazcık evrim kuramı okumuşlar bilirler: Varolabilmek uyum gösterebilmek, kendini yenileyebilmekle olanaklı. Darwin’in en önemli yanlışı çağının kavgacı söyleminden fazlaca etkilenmesiydi belki de (Karl Marx da bu dönemde sınıfların kavgalarından söz ediyordu) . Belki bu etkiden ötürü yaşamı “türlerin var olması savaşı” olarak görüyordu. Bu savaşta güçlü olanların var olacağını savunmak günümüzde olanaksız. Dinozorlar güçlü olmalarına rağmen yok oldular. Güçsüz olan ama uyum ve değişim yeteneği fazla olanlar ise (bu canılıar dinozorlardan daha güçsüz ve küçük yaratıklardı) varlıklarını sürdürdüler. Belki de güçlülük dönüşüm ve uyum demek. YAŞAMI SADECE SAVAŞLAR/KAVGALAR değil BAĞİMLILIKLAR da BELİRLİYOR… Tüm ezberlerini kavga ve savaş üzerine kuranlara duyurulur. Evrim biyologarı canlılar arasındaki (hücreler arasındaki bağımlılık ve ortaklık yüzünden insan varolabiliyor) sembiyoze (varoluşsal bağımlılık) nedeniyle hayatın sürdürüldüğüne vurgu yapıyorlar. Yani biyoloji, miyolojiyle falan uğraşın ya… Beni bırakın… Size verilen akademik ünvanları en azından ciddiye alın… Ve sizler de artık kavrayın… YAŞAMAK  SADECE  SAVAŞ/KAVGA  FALAN  DA DEĞİLDİR… YAŞAMAK  BAZAN  KEYFİNE VARILMIŞ BİR BAĞDIR/BAĞLANMAKTIR  DA…

Mamo ararsan Murat Ağabey’ime küçük bir not ilet lütfen: Bak, onunla aynı dili konuşmak hiç de zor değil. Hoşnutsuzluğu gerekçelendirdiğimizde sorun çözülüyor. Benim yazdıklarımı beğenmemesinde problem yok. Ben görücüye çıkmıyorum ki! Ama “anlamsız” dediğinde değersizleştiriyor. Benim itirazım da bu değersizleştirmeye, beğenilmemeye değil yani, aynı fikirde olmamak aramızdaki sorunun temeli değil… Aramızdaki sorunun ne olduğuyla ilgili benim bazı tahminlerim var, ama bunları konuşmanın yeri değil… Ya Mamo Ağabey’im Murat, “Üstün insan olmayı tercih ettiğimi” yazmış… Şimdi ne diyeyim… “Üstün İnsan”  düşüncesi Alman Filozof F. Nietzche’de de var. Bu düşünce Naziler tarafından geliştirildi/değiştirildi: Faşizmin temel düşüncesi üstün insan/üstün ırka dayanmıyor mu? Yani farkına varmadan gene vurmuş… Ne diyeyim…  Bana neden “faşist olmayı tercih ettiğimi yazdın” desem, Kuran’a el basıp, “Valla, ben böyle demedim” diyecek. Şimdi ne diyeyim ki!  Bu konuyu uzatmanın anlamı yok… Birileri “anlamıyorum” der sorun yok… Birileri “yazdıklarına katılmıyorum der” sorun yok… Birileri “saçma yazdıkları” der ve gerekçelendirir… Gene sorun yok… Birileri “kişi olarak sevmediğini, beğenmediğini” söyler, yazar… Sorun yok… Değersizleştirme faşizmin ilk katliamıdır. İnsanlar katledilmeden önce yapılan katliam değersizleştirmedir. Maraş’da insanları (Alvileri/solcuları) değersizleştirmeden birilerini onların üstüne süremezsiniz… Faşizmin ilk katliamı kitapların/fikirlerin/sanatların değersizleştirilmesidir. Onun için, “solum” diyenler dünyanın her yerinde EMEĞE SAYGIDAN söz eder. Söz etmek de yetmez saygıyı içselleştirmek gerekir… Umarım bir parça da olsa anlatabilmişimdir derdimi…  Bunları, yeniden aramızda tartışma çıksın diye yazmıyorum… Ben başka bir şeyi de bu arada anlatmanın derdindeyim: Irkçı olmamak çok zor. Her insan yer yer ırkçılık yapabiliyor. Solculuk, ilericilik arkasına gizlenerek, aşı olmuşçasına “bana ırkçılık bulaşmaz” ya da “benim ırkçı olmam olanaksız” diye düşünmenin anlamı yok. Irkçı olmamak sürekli özen göstererek, kendimizle çatışarak, eleştirerek biraz önlenebiliyor. Ama bütünüyle ırkçılıktan kurtulmak olanaksız gibi… Düşünce dilde somutlaşır, dil (sembol) olmadan düşünemeyiz. Dil ile düşünülüyorsa ve bu dilde sıkıntılar varsa, düşünce sıkıntısız olabilir mi? Elimizdeki (kullandığımız dildeki) kavramlar faşizmin temel kavramlarıyla doluysa ve biz farkında olmaksızın da ırkçı olabiliriz… Bu dilde düşündüğümüz sürece romanlara, rumlara, ermenilere, türklere, kürtlere karşı farkında olarak/olmayarak ırkçılık yaparız… Dil ve dildeki kavramlar bu anlamda önmelidir…

Üçüncü sınıf politikacılar popülist bir söylem seçtiklerinde “gençlere fırsat tanımak, gençlerin önünü açmaktan” söz ederler… Bu laflar kulağa güzel gelir ama bir anlam içermezler. Bu sitede hangi genç fikir, espiri, dans, karikatür, şarkı, gezi düzenleme, yüzme kursu, gelecek atölyesi, poster vs. vs. yapmak istedi de birileri önledi, onların önünü kesti… Üçüncü sınıf politikacı söyleminin burada “gençliğin avukatıymışçasına” sunulmasını da anlamıyorum… Gençlik bir yetenek, bir eğitim, kalifiye olmak, beceri anlamları taşımaz…  GENÇLİK  YALNIZCA  İNSAN  YAŞAMINDAKİ  BİR DÖNEMİN/ZAMANIN  ADIDIR… HEPSİ  BU… Zaten yetenekleri, bilgileri, becerileri olan gençler de “şans tanıyın dilenciliğine” soyunmazlar… Birilerinin, sadece “yaşından” ötürü bir şeyler istemenizi insani bulurum. Ama Türkiye’de ve Avrupa’da “Gençlik” bu sitede dile getirildiği basitlikte tartışılmıyor. “Gençlik” kuşak çatışmalarında istemlerini dile getirir. 68 Kuşağından sonraki dönemlerde “kuşak”tan söz etmek bile ciddi tartışma konusu…

Ya Mamo sana telefon etmekten korkmaya başladım… Hangi konuyu konuşsak lafı “kendini bir kaç tümceyle tanıt”a getiriyor ve ekliyorsun: “Kendini tanıtmayan bir sen kaldın”! Şimdi bazı şeyler yazayım da ikimiz de kurtulalım bu dertten.

Ben Sivas’ta doğdum. Konservatuarda müzik okudum ve türkücü olmayı beceremeyeceğimi kavradığımda eğitimi bırakıp Almanya’ya geldim. Burada psikoloji fakültesini bitirdikten sonra etnoloji fakültesinde eğitime başladım ve o dönemde muayenehane açtım. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz, psikanaliz ve grup psikanalizi eğitimlerini bitirdim. Doçent olarak psikanaliz/etnopsikanaliz dersleri veriyorum… Boş zamanlarımda bulutsuz havalarda dışarı çıkıp gökyüzüne bakıyorum; geceleri yıldızlara bakmakla aslında Babil astrologlarına özeniyorum. Yağmurlu havalarda evde oturup bolca aynaya bakıyor ve çay içiyorum. Mamo beni önemseyip köşe yazarı yaptığından beri de Kurcik Sitesi’nde vatandaşlara dalaşıp duruyorum… Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim… Adım değil Hıdır, ama elimden gelen budur…

Erol TAŞ

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın