Anasayfa / Mustafa Akyar / İKİ MEKTUP VE NIHAYET BİR ŞİİR

İKİ MEKTUP VE NIHAYET BİR ŞİİR

 

İki mektup ve nihayet bir şiir

Sevgili İlhami,

Yazdıklarını büyük bir şaşkınlıkla okudum.
Elbette üzüldüm.
Sen elbette ki başka biri değilsin.
İçimizden birisin.
Bizdensin.
Sırf bu yüzden yazıyorum bunu
Başka biri olsaydın inan gerek duymazdım.
Bir şeye daha üzüldüm.
Yeni şeyler düşünüp yazacak yerde
Biz hep birbirimizi mi yiyeceğiz böyle?

Gel de üzülme….
……

Dediğin doğru.
Hiçbir örgütte yer almıyorum.
Bunu neden söylemek istedin ki millete?
Bir örgüte girmek mi gerek
Yazı yazmak için siteye?

Ama bir kez suçlamışsın ya..
Bize de savunmak düşer diye düşündüm.
Ve sarıldım kaleme…

Biraz uzun olacak ama,
Ne yapalım? Hem seni yanıtlayalım
Hem de birlikte geçmişi şöyle bir ***ım.
Artık kusura bakma.

Buraya, yani gurbete gelişimde henüz yirmiüç yaşında bir delikanlıydım.
Okulumu, geleceğimi, dostlarımı, hatta sevdiğim kızı bırakıp geldim.
Gelmek zorunda kaldım.
Biliyorsun ki, önce bir fabrikada işçi olarak çalıştım.
Hatta biz beraber çalıştık o fabrikada.
Hani baban da ordaydı, abin de, kardeşinle kardeşim de..
Ve sen de.. Yani bütün aile, akraba.
Çalışırdık birlikte.
Dil bilmezdik konuşacak.
Yol bilmezdik gidilecek.
Bir hal geldi başımıza gurbet elde
“ağlama” dedik gözlerimize.
“mevlam kerimdir.”
Ve çok “özgürdük” senin deyiminle.
O kadar özgürdük ki, iki laf konuşamazdık fabrikada seninle.

İşten arta kalan zamanda
Bir birliğimiz vardı burda.
Bilirsin.
Orada buluşur dertleşirdik.
Konuşur söyleşirdik.
Hatta bir ara
Tiyatro bile yaptık burdaki insanlarla.
Ben yönetim kurulu üyesi.
Ben tiyatro yönetmeni
Ben oyuncu
Ben sahneyi kuran marangoz
Ben ışıkları araba çöplüğünden bulan, yakıştıran
Ve de efekt sorumlusu
Ben ortalığı süpüren çöpçü…
Saz çalıp türkü söyleyen ben
Ben Ruhi Su diye çırpınan.
Adamlar dans ederken.
Ben gündüz iş başında uyuklayan.
Yani kısacası İlhami…
Sen de biliyorsun.
Koşturan, çalışan, çırpınan.
Hem de severek.
Uğraşan ben…

Bre İlhami.
Bunlar söylenecek yazılacak şeyler değil ama
Yani zorla söylettin bana.

Ve bir anda yorulmuşum demek ki..
Ve bir gün,
Bir an,
bıktım birden
yerden izmaritleri toplamaktan
Masalarda kültablası dururken.

Baktım ki birine benziyorum birden.
Adı Don Kişot.
Tanırsın, şu İspanyol kahraman..
Hani şu kılıcıyla yel değirmenine saldıran.
Ve sonra değirmenin kanatlarına çarpıp dağılan.
Cervantes’in adamı.

Baktım, tek başımayım Kişot’un Don’u gibi.
Baktım herşey üstümde.

Ha, bu ara ortalık da karıştı.
Kardeş kardeş çayımızı içip dertleşirken dernekte
Güzel güzel oyunlar sahnelerken
Bir de baktık ayrışmalar başladı birden.
Biri sağa çekti derneği, biri sola.
Biri üstten kaldırmaya çalıştı, biri alttan çekiştirmeye
Ve tek başıma kaldım
Kalış o kalış, gitmedim birilerinin ardından.
Çünkü anlayacağımı anladım.

Ve yıllar geçti…
Çok değil öyle.. Başladım öğretmenliğe.
Öğrencilerim oldu okullarda Türkçe konuşan.
Ama hiç anlamayan Hollandaca’dan.
Baktım ki durum kötü.
Hatta durum feci.
Çocukluğuma benzettim burdaki çocukları.
Bilirim ikinci dil öğrenirken çekilen ağrıları.
Ve bu ağrıları hafifletmek için biraz.
Gecemi gündüzüme kattım.
Dersler hazırladım, öyküler yazdım, kitaplar çizdim
Artık benim örgütüm olmuştu okul
Çocuklar üyelerim.
Genel kurul tolantılarını orda sürdürdüm
Orda verdim oyumu.
Eleştirilerimi orda yaptım.
Orda eleştirildim çocuklarca divanda.
Orda aklandım.
Her ders, bir seminer oldu artık.
Her ders, yeni bir toplantı.
Her ders ayrı bir dünya.
Tiyatro oyunlarımızı orda sergiledik sonra.
Türkülerimizi orda söyledik.
Çocukça…
Zamanım kalmamıştı artık
izmarit toplamaya…

İşte galiba,
bu yüzden kızıyorsun sen bana.

Ha, ordan bakınca,
Çok mu solcu görünüyorum öyle?
Yapma be..
Sence…
O zaman biraz sağa kaymam mı gerekiyor yoksa?
Uyardığın için sağol da,
Bari bir de hangi örgüte girmem gerektiğini bildirseydin.
Bir de giriş formu gönderseydin postayla.

Sevgili İlhami, lafım bitti.
Şimdi diyeceksin ki;
“Ben demedim mi ağzı iyi laf yapar.” diye.
Ne yapayım o da benim eksiğim olsun.
Kötü lafı beceremedim gitti.

Sevgili Kurcikliler, sevgili okuyanlar,

Kul sıkışmazsa, Hızır yetişmez imiş.
Yahu kaç gündür söylüyorum ya..
Bir şiir yazdım gönderemedim bir türlü.
Şimdi tam sırası dedim.
Tam da zamanı.
Hızır gibi yetişti İlhami yazabilmem için.
“Horoz dövüşü”nü sonlandıralım onun deyimiyle.
Ben de bir örgüt bulayım artık kendime.
Bu Fenerbahçe mi olur, Galatasaray mı?
Yoksa Akepe ya da Cehepe
Hani hayvanları korumak da iyi bir iş.
Başka örgütler de var tabi ama orası tehlike.
Çoluğum çocuğum var.
Bu yaştan sonra çekemem hapislerde.
Yav bulun bana göre bir örgüt işte..

Ya da çekin dara.
Sorun sorgulayın.
Yüzümden çıksın şu kara..

Neyse, şaka bir yana,
Gelelim şu şiire…( tabi buna şiir denirse)

Ha,
Sizin fotoğraflarınızı görünce şu Yılanlı’ya doğru.
Duygulandım birlikteliğinizden.
Ve o duygular nasıl olduysa yuvarlandı aktı, döndü durdu.
Böyle bir şiir oldu birden.

Sevgilerimle…

YILANLI’NIN CEYLANLARI

Dağ, bu kadar insanına benzeyebilir.
İnsanı da dağa
ve bu kadar benzer ancak
insan ceylana…

Derler ki o dağda ceylanlar dolaşırdı.
Ceylanlar ki güzel gözlü, narin ve ürkek.
Ceylanlar ki sulara korkarak gelen.
Ceylanlar ki sürüyle
Ceylanlar ki tek tek.

Derler ki o dağ ceylanların dağıydı.
Kuytularında uyumuştu yavrular
Belemişti güzel gözlü ceylanları
Beslemiş büyütmüştü,
Ceylan gözlü analar…

Derler ki o dağın ceylanı, kutsalıydı insanın.
Gizlerdi ceylanını yüreğine.
Ceylanı için ölürdü derler
öldürmek yerine…

Derler ki, Yılanlı’nın insanı dağı gibidir.
Mazlumu korur, kollar.
Karamuk yaprağı da olsa
Doyurur öyle yollar.

Yılanlı’ya çıkan dostlar
Gördünüz mü ceylan sürülerini?
Konuk oldular mı evlerinize?
Okşadınız mı yanaklarını?
Uzandılar mı ellerinize?

Derler ki dost bilirdi ceylanlar bizi.
Ceylanlar mı küstü bize,
Yoksa yenildik mi kötülere.. kötülüklere?
Nerde?
O dost ceylanlar nerde?

ilginizi çekermi ?

Kuru kuruya bir yazı

  Önce herkese merhaba! Uzun bir yazı yazdım yaşlılar için günlerimi verdim yazıya bitti yazı …

Bir Cevap Yazın