Anasayfa / Şahap Eraslan / EZBERLERİ BOZMAK

EZBERLERİ BOZMAK

Merhaba Mamo,

Son yıllarda bir çok konuda verilen mücadeleler meyvelerini vermeye başladı ve resmi tarihin bize bellettiği ezberler bozulmaya başladı. Ermeniler, Kürtler, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın iç yüzü başka açılardan da görülmeye başlandı. Bu durum sevindirici. Tarihi yeniden yazmalı. Şimdi tarihi yeniden yazarsak yeni olaylar bulacak değiliz. Olaylara yeni sorularla ve başka açılardan bakacağız. Tarih aslında olaylarla bu olaylara yapılan yorumlardan oluşur. Değişen çağın sorularıyla yaklaştığımız tarihsel olaylardan yeni yorumlar çıkar. Bu nedenledir ki Orta Çağ Tarihi yeniden, yeniden yazılır. Sorularımız, gelişime paralel olarak değiştiği için olaylar aynı kalmasına rağmen yorumlar değiştiği için gelecekte de tarih yeniden yazılacaktır… Ezberlerin bozulmasını olumlu buluyorum. Ezberleri bozanlar arada bir kendi ezberlerine de bakmalı. Yoksa kendi ezberlerini aynı tutarak, bozulan ezberleri izleyerek, ezberlerinin mutlak doğrular olduğuna inanırlar… Benden söylemesi…

Bu site belki de bazı ezberlerin bozulmasının bir aracı olabilir. Benim amacım ezberleri bozmaya çalışmak. Kendi ezberlerim de buna dahil.  İlkel kominal toplumun var olduğuna dair ne tarihsel ne de antropolojik bir veri var. Yani böyle bir toplumun geçmişte var olduğu sadece bir varsayım. Bu varsayıma dair ileride bilimsel veriler ortaya çıkabilir. O zamana kadar da “ilkel kominal toplum” bir yoksayım olmalıdır… Amazonlar’ın da (erkeksiz savaşçı kadın toplumu) yaşadığına dair bilimsel bir bulgu yok henüz. Büyük bir olasılıkla böyle bir toplum mitolojik etkilenimlerin ürünü bir kurgu…

Sayın Akyar yazmıştı… Sayın Cantekin de siteyi komşu sitelerle karşılaştırarak ayrı bir yerde konumlaştırmıştı… Bu site bir köy sitesi olma özelliğini çoktan aştı. Ölüm ve evlilik haberlerinin olduğu, yalnızca bayram kutlamalarıyla dolu değil. Çoğu köy sitesi kopyalanan yazılarla dolu. Bayram kutlamaları bile bu kopyalardan oluşuyor. Bu sitede köy ve köylülerin birbiriyle (doğum, evlilik, hastalık ve ölüm haberleri) iletişim kurduğu bir medyal alan olamanın dışında özgün yazılarla dolu. Bu farklılık Mamo’nun gösterdiği özenle ilişkili.  Kısacası bu site politik kültür dergisi özelliği taşıyor. Bozulan ezberleri coşkuyla izleyen, kendi ezberlerine eleştirel bakan bir tavır sergiliyor. Bu sitede olan tartışmalar/kavgalar bir bölünmeye, ayrışmaya uzun süreli dargınlıklara dönüşmüyor. Burada yaşanan tartışmalar başka ortamlarda küskünlüklere neden olabilirdi… Kendimizi översem: galiba olgunlaşıyoruz. Bu site komşu köylerden arkadaşların da katılımıyla daha zenginleşebilir aslında… Umarım yazabilen, kendisiyle ve toplumla derdi olan insanlar aramıza katılırlar… Mamo kuşkusuz bunları yönetici olarak senin yazman gerekti (senin de benzer şeyler düşündüğünü biliyorum. Sana sormadan yazdığım için umarım alınganlık göstermezsin). Benim yazdıklarım bir dilek sadece… Şimdiden bir uyarı: Onlara da Erol Taş’lık yapacağım…

Mamo yazını okudum. Kapsamlı bir yazı… Okurken keyif aldım…  N. Elias’ın Uygarlık Süreci Üzerine (Über den Prozess der Zivilisation) yazdıklarını kendi yaşadığın topraklar üzerinde aramışsın. Yazıda Gençağa’ya ilişkin söylediğin, “ateşi hapsetmiş” aslında harika bir şiir dizesi değil mi?  Yıllar önce Akedemi Kitabevi Şiir Ödülü almış Emirhan Oğuz’un yazdığı çok güzel bir şiir kitabı okumuştum: Ateş Hırsızları Söylencesi… Bazan farkına varmadan söylediğimiz alaylı sözler bile estetik (lirik) örnekler olabiliyor.

Yazına dönersem: Fenomenleri anlatmana söyleyeceğim fazla bir şey yok. Ama tartışılabilecek (en azından bizin tartışabileceğimiz) çok konu var yazında. Yazındaki (yer yer benim de farkında olarak/olmayarak) söylem çok avrupa merkezli (eurozentrik) düşünceleri içeriyor. Avrupa merkezli teoriler kendilerini (Avrupa Kültürünü) ulaşılması gereken idealler olarak sunuyorlar. Uygar olmak aslında Avrupalı olmak ya da Avrupalı gibi olmak demek. Mehmet Akif Ersoy haklı olarak medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” olarak görür. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları insanlık tarihinin en vahşi ve toplu katliamlarıdır. Ve bu savaş “uygar” ülkerlerde başlamış ve sürdürülmüştür. Yugoslavya’da bir kaç yıl önce yaşananları uygarlığın neresine koyacağız? Uygarlık konusunda ölçüyü sadece Avrupalı’ların koyması ciddi bir sıkıntı… Umarım uygar kabul edilmeyen, “ilkel” nitelendirilen ülkeler Avrupa’nın savaş konusundaki uygarlığını ulaşılması gereken model olarak almazlar… Kuşkusuz yazdığın yazı üniversitede bir sunu olarak düşünülmedi. Bazı kavramlara buna rağmen takıldım (umarım yazıyı biraz daha açarsın. Böylece ben de öğrenirim). Avrupa Kültürünün yukarıdan aşağıya doğru yayıldığı doğru galiba, benimde aklıma yatıyor. Ama bu yukarı dediğimiz yerin senin söylediğin gibi saraydan olmadığını sanıyorum. Aristokrasi aslında sözcük anlamı olarak seçkinler anlamına geliyor. Tarihsel süreçte “soylular” anlamında dile yerleşmiş. Soylular avamla (halkla) aralarına kesin mesafeler koyarlar. Halkın kendilerine özenmesi, taklit etmesinden bile rahatsız olurlar. Bana göre halkın özendiği, yaşamına yaydığı kültür soylulardan çok zenginlerin…  Avrupa’da soylu olmayan zenginlerin oluşturduğu sınıf burada model alındı. Fransa’da bu sınıf ayrıca devrimin de motoruydu. Özgürlük, eşitlik burada dile getirildi. Burada üst bir yaşam biçininin halka götürülebileceği anlatıldı. Söylem hoş olsa da bu devrim soya dayalı üstünlüğün son bulması ve  burjuvazinin güç kazanmasıyla sonuçlandı. Yani Fransız Devrimi halka vurgu yapmasına rağmen bir burjuva devrimiydi. Bundan sonra aristokrasiden çok burjuvazi (onun kültürü) model olarak benimsendi. Daha önceleri yazmıştım… Devrimci söylemler sıkça burjvanın yerinde olma isteklerini de içeriyor. Bu anlamda devrimci söylemin temelini sosyal kıskançlık belirliyor…

Ben kültürel ektilenimlerin tek yönlü olamayacağına inanlardanım. Kuşkusuz dominant (belirgin, eğemen, güçlü) kültür, ayrıntılarda gizli, yok olduğunu saydığımız halk kültürünü gölgede bırakıyor. Kaybolduğunu saydığımız kültür kendini kolektif biliçaltında sürdürüyor. Belki bu nedenle köylüler sobayı köye götürdüler, kentlileri örnek aldılar ama sobada odun ve kömür değil tezek (ya Mamo gene geldim tezeğe takıldım… Ne boklu işler gene) yaktılar. Yani kentin (sözüm ona “üst kültür”) sobasına kendi kültürlerini de (tezek) eklediler… Belki bu nedenle kentin en gözde mekanları Osmanlı Saray Mutfağı değil “kebap salonu” oldu. Belki bu nedenle ekmek arası köfte ve lahmacun hamburgerle rekabet edebiliyor… “Karides dolma, pekin ördeği datlı da abi ama çiğ köftenin yeri başka”.  Belki bu yüzden yazın köyde yediğiniz yöresel yemeğin tadı damağınızda. Yemeklerinizi yerken kentte vardı (servis takımı, peçete), ama ayran ve bol tereyağı da vardı yemekte…  Mangal yapmayı hepimiz seviyoruz. Avam yaparsa mangal, diğerleri ise adını değiştirdiler barbecue yapıyorlar. Bir kır gezisinde çişimiz geldiğinde tuvalet aramaktan çok gene tenha bir ağaç dibi bulmaya çalışıyoruz. Erkek tuvaletlerinde “lütfen oturarak sidikleyiniz” yazısına rastlıyoruz. Eşler arasındaki en temel tartışma konusu bile erkeklerin klozete oturmadan ayakta işemeleri… Misafirlikte, kamusal alanlarda karşılatığımız insanlar peçete, kağıt mendil kullanırken, aynı insanlar izlenmediklerini hissettikleri yalnız ortamlarda sümüklerini hala elleriyle siliyorlar. Parmağını burnunun deliklerine gömmüş yalnız yolculuk yapan çok sürücüyle karşılaşmak şaşırtıcı değil. İzlendiklerini hisettiklerinde ise ilk işleri parmaklarını burunlarından çekmeleri… Mamo kültürü konuşunca kaçınılmaz olarak biz de (sen de benzer örnekler vermişsin) N. Elias’ gibi çiş, sümük konularına daldık…

Yazında kafama takılan, belki de açmak gerkeli olan bazı konulara değinip geçeceğim: Yemeklerin at sırtında yenilebilir olması “göçebe kültürüne” işaret eder. Bu kültürel özelliğin Türkiye’de neden hala sürdüğü, yerleşik ve göçebe kültürün özellikleri ve insan ilişkilerine yansıma biçimi daha geniş bir biçimde tartışma konusu olabilir.  Dürüm/ dürmeç dediğimiz yemek kültürü artık köylü olmaktan çıktı. Kentlerin modern (bu da ne demekse) lokantalarında da menüde yer buldu.

Kent ve köy adalet sisteminde bilaterale Gerechtigkeit olarak bildiğimiz, göze göz, dişe diş hukuk sisteminden söz etmişsin. Bu hukuk sisteminin artıları ve eksileri neler olabilir. Dominant hukuk sisteminin de kendi içinde sorunları olduğu göz önünde tutulursa iyi bir tartışma konusu olabilir.

Devletin kullanığı şiddetin senin söylediğin yöntemlerle olduğunu kabul etmemek olanaksız. Ama devletin uyguladığı asıl şiddet strüktürel (yapısal) şiddettir. Aslında Fransız bilim adamlarının/kadınlarının  ayrıntılandırdığı yaşamımızdaki temel değişikliklere yol açan şey bu şiddet biçiminden ötürüdür, yoksa birincil olarak baskıdan değil. Asıl şiddet buradan geliyor modern toplumlarda. Pierre Bourdiue’nin söylediği sembolik şiddeti de önemli bir baskı aracı olarak görmek gerek. Bu konular ilgini çekerse ileride daha ayrıntılı tartışırız…

Mamo, madem ezberlerimizi sorgulamamız gerekli sana bir öykü anlatayım. Fransız Devrimi sırasında Marie Antoinette (kraliçeydi o sıralar) dışarıdaki “halkın neden bağırıştığı”nı sormuş. Hizmetçileri de “açlar, ekmek istiyorlar” demiş. Kraliçenin yanıtı ise “ekmek yoksa pasta yesinler” biçiminde olmuş. Bu laf geçmişte türkülere, devrimci söyleme sıkça konu oldu. Selda Bağcan bunu müzik yaptı. Marie Antoinette orospuluk, vatanı satmak, ihanet etmekle suçlandı ve de böyle söylediği için idam edildi. Tarihçiler araştırmalarda bu sözün Marie Antoinette’e ait olmadığını belirlediler, ama kraliçenin kellesi çoktan gitmişti… “Ekmek yoksa pasta ye” sözü Fransız Devrimi sırasında söylenmiş ve halkı yönlendirmek içinde Marie Antoinette mal edilmiş, ama onun söylemdiği bir söz yani…

Ya bize ne Marie Antoinette’ten diyebilirsin. Başka bir örnek… Yıllar önce Aşık Zamani isimli devrimci bir ozan vardı. O besteler biz de keyifle söylerdik. Türkülerinden birinde “Faşistlere birer kazık çaktık daha çakacağız” demişti… O yıllarda ben de bu sözü mırıldanırdım. Yıllar sonra Dracula’yı anlatan korku filmleri izledim. Dracula Transilvanya’da (Romanya) Osmanlılar döneminde yaşamış, Türklerin Kazıklı Voyvoda diye bildikleri adammış. O da esir aldığı Osmanlılara kazık çakarak, işkence ederek öldürürmüş. Bu anlamda ortalığa korku salan biriymiş. Daha sonra bu adamın saldığı korku (çekici, tedirginlik ve ilgi yaratan) filmlere konu olmuş. Kazıklı Voyvoda yani Dracula’yı kazık çakmasıyla tanıdıktan sonra içinden geçti… O dönemler bazan bu türküyü mırıldandığım için faşistlerden de özür dilemem gerektiğini biliyorum… Böyle bir resmi düşünmek, böyle bir şeyin türküsünü mırıldanmak, sonra da işkenceye karşı çıkmak… Kafam karışıyor… Utanıyorum… Özür…

Yazımı biraz Ero Taş’ça biraz da öğrenmek ve kıçkırtmak amacıyla sitede yazılan bazı yazılarda da gönderme yaparak, sorularla bitirmek istiyorum… Belki kavramları tartışmak belki de sorulara yanıt ararken anlatmak istediğimizi somutlamak olanağı doğar… Belki de yeni kavgalar çıkar kimbilir…

Sayın İnci Kaya aramıza hoş geldi… “Burjuva-feodal değer yargılarıyla kuşatılan kadınlar” ne demek anlamadım mesela… Feodalizm ve burjuvaziyi tarihsel süreçlerde birleştiremedim… “Bu örgütlenmelere emekten yana olan her düşünceye sahip olan kadınlar katılabilir”  denildiğinde “düşüncesiz kadınlar” katılamaz ya da  “düşünceli ama emekten yana olmayanlar” anlamı da çıkar mı? “Kadına giderken amaç özünde kadının kendisini fark etmesini sağlamaktır“ şeklindeki yaklaşım bana çok sıcak geldi. Sistemin neferleri olan kadınların şimdi de kavganın neferi olması biçimindeki çağrı beni ürküttü doğrusu… Disiplin ve  kadın söylemi bana otoriter yapıları çağrıştırıyor. Umarım kadınlar bu otoriter söylemi fazla önemsemezler… Erkek eğemen toplumun eleştirisi kadını küçümsemeye, değersizleştirmeye mi dönüşüyor? Kadın ve kölelikten söz ediliyorsa “köleliğin” ne anlama geldiğini daha açıklamak gerekmez mi? Ben kölelikten söz edilince Amerika’ya kaçırılan Afrikalı zencileri, eski Yunan ve Roma dönemi kölelerini ve köle pazarlarını falan düşünüyorum… Kadınlardan söz edilirken Avrupa’daki kadından da söz ediliyor. Ve yeryüzünde yaşayan kadınların bazılarının (bunlara işçi, emekçi kadınlar da dahil) hallerinden memnun olduklarını da görüyoruz. Kölelikten hoşnut olan bu kadınların ruhlarına mazohizm mi bulaşmış acaba?  Başka türlü kölelikten hoşnut olmalarını açıklamakta zorlanıyorum (bu, benim açıklama yeteneksizliğimle de ilişkili olabilir). “Devrimci kadınlar, zavallı köle kadınları aydınlatacaklar, kadınlar ayağa kalkacak erkek eğemen düzenini ve de kapitalizmi  yıkacak” söylemini hayatta karşılık bulmuyor (bu durum beni fazla sevindirmiyor,ama durumun böyle olduğunu kabullenmekte zorlanmıyorum).  Ezberlerimizi gözden geçirmek, kendimizi halkın doğal öğretmeni sayma eğilimden vaz geçmek, kadınla ilgili oluşturduğumuz resmin eksikler içerdiğini düşünmek de bir yol… Diğer bir yol ise ezberleri yeniden ve yeniden yazmak… Fransız düşünür J. P. Sartre bilincin oluşmasıyla ilgili şeyler yazarken şöyle der: Yüzyıllarca kölelik vardı. Bu kölelik doğal bir olgu olarak görülüyordu. Ama kölelerden biri “biz köleyiz” dediğinde kölelik bilinci oluştu, köleliğin normallik, doğal bir durum olmadığı anlaşıldı… Sartre’ın söylediklerinden yola çıkarsam “kölelik yazılarını” okuyanların kölelik bilinci oluşturmaları ve buna bağlı olarak da kölelikten kurtulma çabası içinde olmaları gerekli… Bu söylem yıllardır var… Sağır sultan bile duydu, ama bu bilinçten henüz bir ses çıktığı yok… Belki bu nedenle ezberlerin değişmesi gerekli…

Sayın Hüsnü Çavuş yazısını “Bizler namus lumuyuz? Ben bu soruyu özgürlük için mücadele edenler namusludur diye cevaplıyorum. Ya siz?“ diyerek bitirmiş. Yazının tamamını okuduktan sonra ben bu soruya kendi cevabımı buldum. Sayın Çavuş’un ölçü birimine göre bu soruya yanıt bulmakta zorlandım, büyük bir olasılıkla ben namussuzum. Ama bu sonuç beni fazla üzmedi doğrusu… “Namus” kavramını feodal, modern, devrimci söylemlerle doldurmak yerine, insana gerekip gerekmediğini de sorabiliriz. Namus bana fazla gerekmiyor galiba… Gerekmeyen bir şeye sahip olup ya da olmamak da beni üzmüyor zaten.  Zaten namusun insanın temel gereksinimi olmadığını, bilinen anlamlarda namusun insan psikolojisinde, anatomisinde yerinin bulunamayacağına inananlardanım. Namusun kültürel bir kurgu (kostrukt) olduğunu düşünüyorum… Namus kurgusunu değerler sisteminin merkezine koymanın temel bir problem yarattığını savunuyorum. Psikoanalitik açıdan bakıldığında kadına yüklenmiş namus anlayışı erkek kimliğinin edinilmesinde erkeğin en zayıf yanıdır da. Hiçbir zincir en zayıf halkasından daha güçlü değildir. Kadına yük olan şey erkeğin güç odağı gibi görünmesine rağmen en zayıf noktasıdır da. İşte bu zayıf nokta erkek kimliğinin (Identite) edinilmesini zorlaştırır. Zayıf olduğunu düşündüğü kadına namus üzerinden temelden bağımlı olan erkek kadını tahakkümü altına alarak, zor kullanarak bu zayıflığı bir artıya dönüştürmeye çalışmayı “erkeklik” olarak yaşar. Belki “namus” denilen şey erkeğin cinsiyet kimliğinin  bozulduğu yerdir…  “Demek oluyor ki, gerçek aşk özgür ve demokratik bir yaşama olan aşkla içiçedir” demiş Sayın Çavuş… Tasavvuf aşkı kişi üzerinden tanrıya olarak görür. Devrimci aşk da diğeri/sevgili üzerinden özgürlüğe olanmış galiba. Kutsalın adını değiştirerek ve özünü aynı tuttuğumuz dinsel söylem de devrimci söylem olarak algılanbiliyor belki de…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

CUPPOLOJİ ve YARARLARI

CUPPOLOJİ  ve  YARARLARI Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve …

Bir Cevap Yazın