Anasayfa / Şahap Eraslan / EVLILIKLERIN ÖLÜM HABERI

EVLILIKLERIN ÖLÜM HABERI

Evliliklerin Ölüm Haberi

 

Murat Ağabey’im yazısında tanıdığı birinin boşandığını, boşanmaların arttığına değinmiş. Ayrılmış insanlarla karşılaştığımızda onlara yöneltiğimiz sorulardan en önemlisi “neden”? Bu soruya verilen yanıt çoğu kez ayrılığın gerekçelendirilmesi biçiminde oluyor. Bizim yaşamımızdaki en önemli soru da bu: Neden? Bizler evliliklerimizi, hastalıklarımızı, neden bu okula gittiğimizi, neden göçtüğümüzü, neden bu gömleği satın aldığımızı, neden izin yaptığımızı, ölümlerimizi bile (genelde ölümlerde suçlu da bularak: “rahmetli zamanında doktora gitmedi”, “Adi doktor yanlış teşhis = tanı koydu” yahut “yanlış ilaç yazdı” veya “evlatları, eşi yeterince ilgilenmediler” türünden gerekçeler buluruz. Bu tür söylemlerde unuttuğumuz dünyada ölüm diye bir gerçeğin olduğu, bu gerçeğin her kez sıradan yanlışlarla açıklanamayacağı), açıklamalar bularak rahatlarız. Bu açıklamaların tümü aslında yaşamımızı anlamsızlıktan çıkarma, verdiğimiz kararlara (yaşama) anlam bulma uğraşısıdır. Bu yanıtları kendimize bulmasak sanki yaptklarımız anlamsızlaşacakmış duygusuna kapılırız… Gerekçelendiremediğimiz her şey anlamsızlık anlamına geldiğinden anlamlı olma uğruna yaptıklarımızdan daha çok yaptıklarımıza anlam bulmaya çabalarız…  Murat Ağabey’im sorusuna ben de kendimce yanıtlar (anlamlar) arıyorum. Bu yanıtları yazmadan önce uyarı amaçlı hemen söyleyeyim… Tek eşlilik (monogami) kullanma süresi geçmiş, ama seçeneği henüz bulunamadığından zorunlu olarak kullanımda olan bir ilişki biçimidir. Kısacası tek eşlilikde maç bitti, uzatmalar oynanıyor. Aslında “bir yastıkta kocasınlar” söylemi artık bir bedduaya dönüştü bile, sadece bir dilek olarak evlilik anında dillendirilen, evlilikten iki yıl sonra da anlamsızlaşan bir şey oldu… Yani evlilikler (tek eşlilikler) öldü, hepimizin başı sağ olsun… Yeryüzünde annenin ve babanın desteği olmadan yaşamını sürdürecek olgunlaşmaya en geç ulaşan canlı insan. Aslanlar, tavuklar, filler, tavşanlar insanla karşılaştırtığımızda kısa sürede annelerinden bağımsız yaşamlarını sürüdürebilir hale geliyorlar. İnsanın bu duruma ulaşması hukuken 18 yıl… 18 yaşına gelip de ailesinin desteği olmadan yaşamını sürüdüren çok az insan var. Yani evlilikler çocukların uzun büyüme dönemlerinden ötürü sürdürmek ZORUNDA kaldığımız ilişkinin adı. Çocukların büyümelerini hızlandırabilsek evliliğin cenazesini hemen namaza falan da gerek kalmadan kaldıracağız. “Ahhh, şu çocuklar olmasa” yada “şu çocuklar bir büyürse” biçimindeki yakınmaların bir anlamı var. Şair Metin Demirtaş’ın dediği gibi: Çocuklar ayaklarımızın çiçekten prangası…

Evlilik (tek eşlilik, monogami) insanın doğasının sonucu değil kültürünün ürünü. Kültürler değişirler ve insanın eşleşme biçimleri de her kültürel olgu gibi değişirler. Kutsal kitaplarda (tek tanrılı dinlerde) Adem ve Havva üzerinden tek eşlilik tanrısal bir model olarak sunulur. Ama tek eşliliğin tarihi tek tanrılı dinlerden binlerce yıl önceye, insanlığın ilk dönemlerin kadar uzanır. Tek tanrılı dinler tek eşliliğin yaygınlaştığı dönemlerde bu olguyu tanrısal model olarak almışlardır. İslam Adem ve Havva’yı tek eşli evlilik modeli olarak sunarken cahiliye dönemi var olan çok eşliliğe (polygami) de izin verir.

En mutlu evlilikler bile aslında belirli oranda mutsuzluk üretirler. Mutlu evlilikler genelde eşler arası görev ve iktidar dağılımın eşit olduğu; narsizmlerini (kendini beğenme, sevme) doğal sınırlarda tutan, doyumlu cinsellik yaşayan ve de uzlaşabilen eşler arasında yaşanır. İşte bu saydığım, olumlu gibi görünen şeyler bile orta ve uzun vadede sorunların kaynağı olur. UZLAŞMA: Çok iyi anlaştıklarını söyleyen insanlar aslında kendilerini yaşadıkları ilişkide bütünüyle gerçekleştirmeyen insanlardır da. Örnek verirsem: Eşlerden biri tatilde Yunanistan’a, bir diğeri ise İtalya’ya gitmek istemektedir. Uzlaşma ikisinin de istediğinin olmadığı ama ikisininde itiraz etmeyeceği seçenek olarak ortaya çıkar. Kahin olmak gerekmez:  Bu çift Yunanistan ve İtalya dışındaki bir ülkede tatillerini geçiriler. Uzlaşmışlardır, ama ikisinin de istediği olmamıştır ama eşlerinin de istediği olmamıştır. Sürekli uzlaşarak anlaşanlar aslında istediklerini yapamayan, karşısındakini de engelleyen ama bir şekilde de çözümler üreten “mutlu insanlar”dır. Evliliklerde hoşnutsuzlukların cadı kazanı CİNSELLİKte kaynar. Fransız düşünür Philippe Aries modern insanın paradokslara dayalı ve sürekliliği olan ilişkilere (evlilik, tutku, aşk)  ideal olarak ulaşmaya çalışan insanlık tarihinin garip mahlukları olduğunu söyler. Tek eşlilik güvenilirlik ve güvence veren, yabancılığın ve sürprizlerin olmadığı, riskin aza indirgendiği alışkanlığa dönüşmüş ilişki türüdür. Aries’in sözünü ettiği gariplik de burada başlar. Biz aynı ilişkide aşk, tutku, coşku ve sponatnite bulmayı denersek, aslında paradoksal bir ideal peşindeyizdir de. Çünkü tek eşlilik tutku, erotizm, aşk ve spontanitenin mezarıdır, bulunamayacağı bir yerdir. İşte bu paradoksal ideal bulunamayacağından tek eşlilik ölmüştür… Aslında evliliği konuşurken tarihini, işlevini, tarihsel süreçtedeki değişimlerini de yazmak gerek belki (bu, şu an bana çok iş). En önemlisi modern evlilik tasarımının çıkmazlarını sergilemek ve görmek… Cinselliğin sadece eşlerden birinin üstte, diğerinin altta, ya da birinin önde diğerinin arkada olmasından oluşan olağan bir şey olmadığını; cinselliğin sadece doğal bir gereksinime indirgenemeyceğini belirteyim. Eğer cinsellik sadece pozisyonlardan oluşsaydı ilk insanların mağara resimlerine bakar ve geçerdik. Kamsutra başucu kitabımız olurdu. Pornografi gelişmez, cinselliği tartışmazdık. Cinsellik sadece bir gerkesinim değildir, fazlası da var. Birincil gereksinimiz sudur. Ama suyu nasıl içersek, hangi zamanda ve kiminle içersek daha iyi olur konusunda saatlerce tartışmıyoruz.  Cinsellik üzerine psikolojimizi kurduğumuz bir şey, sadece boşalmayla açıkladığımız şey değil yani… Şimdilik bu kadar…

Mamo sana söylemek istediğim dört şey var, belki komik bulursun: 1. Tarzan Jane’le karşılş*** kadar yaşamında (birikte yaşadığı hayvanları saymazsak) sosyoloji yoktu. Ben sana laf atmak anlamında Tarzan’ın bir İÇ SOSYOLOJİsinin olduğunu söylemek istiyorum. Tarzan’ın olabilmesi (doğması) için bile bir sosyoloji gerekli. Tarzan’ın real yaşamında sosyoloji yok ama bilinç altında yok mudur? Böyle durumları iç sosyoloji kavramıyla tanımlayabilir miyiz? Ya da real ilişkilerden yarattığımız resimlerden doğan, içimizde oluşmuş ilişkiler yumağını böyle bir kavram sayesinde kolayca açıklayabilir miyiz? Erol Taş’lık olsun… Sosyolojiyi iç meseleye çekersem en azından seni çabuk ekarte ederim… 2. Amerika’daki ikiz kulelere saldırının terör boyutu çok konuşuldu. Ben sembolik boyutuna değineyim. Sembolik anlamda finas merkezlerinin hadım edilmesiydi belki de olay. Belki de bu nedenle Amerika çok erkeksi (agresif, savaşkan) ve güç (iktidar), üstünlük tepkisi göstererek “ben hale tevatür erkeğim” mesajı vermek istedi. Belki bu nedenle dünyada binlerce insanın anası/avradı/kendileri  ……. ne bileyim işte. Milyarlarca dolar savaşa harcayarak, ne kadar paralı=güçlüyüm demek istiyor belki de. Hadım edilmişlerin, iğdişlerin erkeklik gösterileri genelde saldırgan şova dönüşür de… 3. Tanrıya inanan insanların tanrıyı kandırmak üzere kurguladıkları bir kurnazlık var: F E L E K… Tanrıya dua edenler feleğe beddua ya da küfür ediyorlar. Feleğin yeteneklerine, özelliklerine baktığımızda onda tanrısal özelliklerin çoğunu görürüz. Tanrının bin adı vardır da bu adlar arasında felek yoktur… Biz tanrıya dua ederken tanrıyla aramızdaki olumsuzlukları tanrısal özellikler yüklediğimiz feleğe yükleyerek günah işlemeden öfkemizi dışa vuruyoruz… Bu durum sana kurnazlık gibi görünmüyor mu? Bu bağlamda en inançlı insan da bile tanrıya inanmayan/kızan/öfkelenen bir yan var… 4. Psikologlar, eşlerinden horladıkları ve bu nedenle uyuyamadıkları için boşanan insanlarla boşanmalarından iki yol sonra uyuyup/uyuyamadıklarını belirlemek için bir araştırma yapmışlar. Araştırmaya katılanların çoğu hala uyku bozukluklarının sürdüğünü anlatmış. Rahatsız oldukları horlamaya öylesine alışmışlar ki, şimdi de horlama yok diye uyuyorlarmış… Bunu horladıkları için boşanma tehtidiyle karşılaşan insanlara teselli amaçlı yazıyorum… Üzülmesinler eşleri boşandıktan sonra da rahatsız oldukları horultuyu bile özleyecekler galiba… Uzun lafın kısası evliliklerin bitme nedenini “alışkanlık”la açıklayan ve alışkanlıkları can sıkıcı bulanların göz önünde tutması gereken çok önemli bir şey: Alışkanlıkların üzerimizde farkına varmadığımız çok güçlü bir etkisi var. Bu güçlü etki alışkanlıklardan rahatsız olmamıza rağmen alışkanlıklardan ötürü (insana alışkanlıklar da gereklidir) tek eşliliği sürdürdüğümüz anlamı da taşır…

DİKKAT AŞI VAR… Sizlere bir ağabeyiniz olarak hemen bir doktora gidip aşı olmanızı öneririm… Belki domuz gribini atlatabilirsiniz ama bu gripten ötürü (Allah düşmanıma vermesin) biraz domuzluk kalabilir. Domuz gribi konusunda yaratılan histeriye benim  İTİRAZIM VAR… Mısır’da domuz gribine karşı alınan ilk önlem ülkedeki domuzların öldürülmesiydi. Nihayet domuz düşmanlığının somut bir belgesi, hem de domuz seven ve yiyen batılılardan gelmişti. Müslüman mahallesinde salgongoz satılmayacağı gibi müslüman ülkesinde domuz da yaşayamazdı. Domuzları cezalandırarak gripten kurtuklamadıklarını anladılar galiba, ama olan domuzlara oldu. Aslında bu domuz gribi meselesinde (domuzlar beni bağışlasınlar) bir domuzluk var. Bisikletten düşerek ölen sayısı domuz gribinden ölenden daha fazla, ama bu konuda bir histeriden söz edemeyiz. Bazan kapitalizmde birbirleriyle rakabet halinde olan endüstrilerin çakışan çıkarlarından ötürü dışarı sızan bilgilerden nerelerde aldatıldığımızı anlayabiliyoruz. Mesela sigorta endüstrisi otomobil endüstrisindeki güvenlik yanlışlarından söz ederek kar sayısını maksimuma çıkarmaya çalışıyor. Domuz gribi meselesinde durum farklı. Bu anlanda ilaç endüstrisinin yarattığı bu histeriden kaç para kazanacağını öğrenemeyeceğiz. Bir çok ülkede yöneticiler eleştirel bakan insanların söylemlerini es geçerek kendilerini ahlaki anlamda (sorumluluk) güvenceye almak için ilaç ısmarlayarak  ilaç endüstrisine sayısız milyarlaraca dolar kazandırdılar… Dünyadaki en güçlü endüstrilerden biri ilaç endüstrisi. Bu endüstri krizden falan da etkilenmiyor. İşin ucunda sağlık var, can var… Bu endüstri en az sorgulanan bir alan da. Atlarını istedikleri gibi oynatabiliyorlar. Yani sağlık bakanının ya da bir milletvekilinin insan sağlığı üzerine verdiği konferansa ya da tele aşı şovuna bakmaktan çok, ben ilaç endüstrisinin tavrına bakmanın, bu endüstrinin sınır tanımazlığının farkına varmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum… İlaç endüstrisi bu kadar parayı kazanmak için var olan bir sorunu (hastalığı) önce bir histeriye dönüştürür, korkularımızı çoğaltır ve böylece hepimiz (yöneticiler de dahil) üzerinde bir baskı oluşturur. Bunları yaptıktan sonra da para hesabı yapar… Bu arada olan Mısır’da yaşayan domuzlara ve de sonsuz korkular yaşadığımız bize olur. Çoğumuz bu domuz gribini bir şekilde atlatırız da ilaç endüstrisinin gelecek yıl yaratcağı histeriyle nasıl baş ederiz acaba?

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın