Anasayfa / İnci Kaya / EKONOMİK KRIZ VE KADIN MÜCADELESİNE BAKIŞ

EKONOMİK KRIZ VE KADIN MÜCADELESİNE BAKIŞ

EKONOMİK KRIZ VE KADIN MÜCADELESİNE BAKIŞ

Dünyayı saran, bu arada Türkiye’yi de sarsmakta olan küresel kriz. Gazeteler, TV programları, beyanatlar bununla ilgili haber ve yorumlardan geçilmiyor. Adı da konuldu şimdiden: 2007-2008 Küresel Krizi… Şimdiye kadar dünyada görülmüş en büyük kriz sayılan 1929 dünya bunalımı ile karşılaştırılıyor, hattâ şiddetiyle onu geride bırakacağı ileri sürülüyor. Ancak yapılan analiz ve yorumlar olup bitenin daha ziyade somut yönüyle ilgili…, teorik yönü ihmal ediliyor . Bir olgu olarak ekonomik kriz nedir, özellikleri nedir, nasıl gelişir

Ekonomik kriz söz konusu olduğunda, beraberinde iki terim daha kullanılır çoğunlukla: Resesyon ve depresyon.
Bu tanımlamalar kafa karıştırabilir ama şöyle denilebilinir;
Bir kriz ekonomilerde daima bir refah döneminden sonra gelir. Başlıca özelliği, bir ekonomideki yükseliş hareketlerinin, yerini aniden iniş hareketlerine bırakmasıdır, fiyatların hızlı düşüşü, üretim ve gelirdeki daralmalar gibi. Bunlara işsizlik ve iflaslar eşlik eder, borsalar çöker.
– Kriz bir “aşırı-üretim” olgusudur,
– Kriz “genel”dir ya da genelleşebilir niteliktedir,
– Kriz “dönemsel”dir ya da en azından “geri-dönüşlü”dür,

Bunlara bir dördüncü özelliği ekleyebiliriz:

– Kriz kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçasıdır.

Yukarıdakı bu tanım ekonomik tanımdır bilimsel olarak ise krizi tanımlarsak şöyle diyebiliriz . Bireyin daha önce karşılaştığı durumlarla baş etmede başarılı olduğu problem çözme becerilerinin artık etkili olmadığı, geçici bir organizasyonsuzluk veya kötülük durumu olarak algılanır.

Krizin sonuçlarını ise şöyle toparlayabiliriz: İflas eden firmalar, batan bankalar, hurdaya dönüşen fabrikalar, depolarda çürüyen mallar…, insanlık için büyük kayıplar… Ancak yıkım bunlarla da kalmaz. İflaslar işsizliği, işsizlik de yoksulluğu körükler. Sermaye ve zenginlik daha az sayıda kişinin elinde toplanırken, yoksulların sayısı artar. Bu olanlar da sosyal gerginlik ve çatışmaların önünü açar.

Krizden psikolojik olarak etkilenmeye başladığımızda gergin ve kaygılı bir ruhsal durum içine gireriz. Kendi geleceğimiz ile ilgili kaygılanmanın ötesinde çocuklarımız için de kaygı duymaya başlarız. Özellikle çocuklarımızın geleceğine yönelik kaygılarımız karamsar duyguları açığa çıkarır. Karamsarlığımız bu konudaki kaygılarımızı yoğunlaştırır. Yani bir kısırdöngü açığa çıkar ya da biz böyle algılarız diyebiliriz.
Yine krizi algılama şekline bağlı olarak, bireylerin öfke ve saldırganlık davranışlarında artışı sık olarak gözlemlemeye başlayabiliriz. Kişiler, kaygılarının yoğunlaşmasıyla, kişilik özelikerine tam olarak uymasa bile agresif davranışları sergilerler.

Kişilik özeliklerine bağlı olarak depresif davranışlar diye nitelendirebileceğimiz, umutsuzluk, içe yönelme, yetersizlik duyguları açığa çıkabilir. Ayrıca, kişilerin kendini sorgulaması, doğru ve geçerli kararlar verememe, risk almada güçlük, hemen her konuda hassasiyetlerin artışını da bireyler üzerindeki etkilere ekleyebiliriz.

Bu bunalımları kadın yönünden ele alırsak konu daha anlaşılır hale gelecektir. Kadın toplumda bulunduğu konumdan dolayı krizden özünde en fazla etkilenen kesimdir. Gerek iş ortamında gerekse de aile içinde krizin etkilerini en derin biçimde yaşar. Düşük ücretler, sosyal hizmetler ve aile yapısı (emeğinin görülmemesi, şiddet vb) durumlar krizin yaşamın her alanında kadını olumsuz bir biçimde etkilediğini gösteriyor.

Yaygın işsizlik koşullarında en zor iş bulansa her zaman olduğu gibi kadınlar ve özelde de göçmen kadınlardır! Göçmen kadınların istihdam olanakları asıl olarak part time işlerle sınırlıdır şu anda. Ezici bir çoğunluğu tamamen güvencesiz ve kayıt dışı koşullarda çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar emekçi kadınların yüzde 50’ye yakınının 4 yılı geçmeyen kısa süreli işlerde çalıştıklarını gösteriyor. İstihdam edildikleri sektörlerin hızla özelleştirilmesi işsiz kalmaları ile sonuçlanırken, vasıfsız olmaları nedeniyle yeni bir iş bulamamakta, yeni bir iş bulabilmek için gerekli eğitimi alma olanaklarından uzak oldukları için (bu konuda dil ciddi bir engel olarak kullanılıyor) işsizlik süreklilik kazanmaktadır. Yaşam koşullarının ağırlaşması ile birlikte çalışmak, en azından ek bir gelir sağlamak göçmen kadının mutfak, temizlik gibi işlerde, tamamen güvencesiz koşullarda çalışmasına neden olmaktadır.
.

Burada istatistiklere girersek;.

– Türkiye’de 15 yaş üstü nüfus: yaklaşık 50 milyon. Bu sayının yaklaşık yarısını kadınlar oluşturuyor.
– 25 milyona yakın kadının 19 milyon kadarı çalışmıyor.
– Çalışmayan kadın nüfusu içerisinde kendini “ev kadını” olarak tanımlayanların sayısı: 13 milyon 300 bin.
– Kadınların yüzde 19′u okur-yazar değil. Okur-yazar olup da herhangi bir öğrenim kurumundan mezun olmayan kadınların oranı: yüzde 21. İlköğrenim diplomalı kadınların oranı: yüzde 37. Yani Türkiye’de tüm kadınların yüzde 77’si, ilköğretim ya da altı bir öğrenimle “idare” ediyor.[6]

Kriz bu gibi ekonomik sorunların yanısıra kadının yaşamını zorlaştıran başka sonuçlara da yol açıyor. Zorla evlendirmeler, fuhuşa zorlanmalar. Küresel finansal kriz nedeniyle ABD’de azalan iş fırsatları, kadınları yaşlarına bakmadan dünyanın en eski mesleklerinden biri olan fahişeliğe yönlendiriyor bu sadece Amerika da degil dünyanın bir çok geri kalmış ülkesinde büyüyor ve bunun sonucu olarakta hastalıklar artmaya başlıyor. Kriz gittikçe yoksullaşan halkı çocuklarını dahi fuhuşa kurban etmeye götürüyor ve çocuk bedenleri çok kolay pazara düşüyor. Yaşanan buhrandan dolayı yukarıda belirttiğim kişiler üzerindeki etkilenmelerden dolayı gelişen öfke ve şiddet kadın üzerinde şekilleniyor ve böylesi dönemlerde taciz ve tecavüzler daha da artıyor.

Aileye geldiğimizde ise işsiz kalan erkek tepkisini kadına gösteriyor. Şiddet yaygınlaşıyor ve sadece kadın üzerinde değil çocuklar üzerinde de etkili oluyor. Tüm bu sorunların cenderesinde boğuşan kadın ciddi psikolojik sorunlar yaşamaya başlıyor. Aile içindeki iletişim bozuluyor boşanmalar, intaharlar güvensizlik özünde kadını daha çok etkiliyor.

Işin özü aslında toplumda bir kesim yoksullaşmaya doğru giderken büyük bir kesim ise açlık sınırında yaşamak zorunda kalıyor.

Peki devrimci kadınlar olarak neler yapmalıyız. Öncelikle sistemin üzerimizde oynamak istediği oyuna karşı uyanık olmak durumundayız. Sistemin işin özünde asıl hedefi kadını eve kapatmaktır. Eve kapatılan kadında erkeğe mahkum olacak ve ekonomik özgürlüğü olmayan kadın ise toplumsal gelişmelere özünde de kendisini etkileyen sorunlara karşı yeterince kararlı duruşlar göstermeyecektir. Yani toplumun öznesi değil edilgen bir unsuru olmaya mahküm olacaktır. Işte bizim burada üzerinde durmamız gereken asıl nokta burası olmalıdır. Yani toplumsal yaşamın öznesi olabilmek ve bizzat ona müdahale edebilmektir.

Bugün kadının örgütlülüğünün, kendi tarihini var edebilmesinin, mücadelenin öncülüğünden geçtiğinin anlayışına varması, dünden daha çok gereklidir. Kapitalist sistem kadının düşünsel dünyasını tekeline almış, karşılığında ideolojik bir çürümüşlüğü sunmuştur. Çünkü onlarda çok iyi biliyorlar ki düşünmeyen sadece kadın değil her birey kendisine, emeğine yabancılaşır ve sistemin kölesi haline gelir. Ve bu şekilde kendisini kuşatan tüm gerici anlayışlara boyun eğmek zorunda kalır. Bundan dolayıdır ki kadınların gerçek kurtuluşunu sağlayacak olan politik örgütlenmelere önem vermeliyiz. Zira kadın sorunu politik bir yaşamın içinde, politik bir bakış açısıyla kısmi ve kesin çözümlere kavuşabilir.

Kadınlarımız irili ufaklı yığınla sorunların girdabında, ulusal, sınıfsal ve cinsel yönden ezilmekte ve horlanmaktadır. Burjuva-feodal değer yargılarıyla kuşatılan kadınlar edilgen bir kimliğe sahip olmakta, düzenin uysal köleleri durumuna gelmektedirler. Aile içinde, evlilikte, çocuk sorununda, iş, öğrenim ve toplumda bir dizi sorunu tüm benliğinde yaşamaktadır. Kadının bu kimliğinden sıyrılması, siyasal yaşama katılması ancak örgütlenme ile mümkündür.

Demokratik kadın örgütlenmeleri en geniş emekçi kadınları kucaklayan örgütlenmelerdir. Bu örgütlenmelere emekten yana olan her düşünceye sahip olan kadınlar katılabilir. Bu örgütlenmelerdeki amaç, emekçi kadınları kendi özgül sorunlarından yola çıkarak örgütlemek, değişip dönüşümlerine katkıda bulunarak politik yaşam içine çekmektir. Buralarda belli bir sınıf bilincine sahip olan kadın daha sonra öncü kadın haline gelir. Zira egemen sınıflar her fırsatta bu tür örgütlenmelere karşı çıkmış ve yok etmek içinde her türlü çabayı saldırıyı göstermiştir. İşte bu saldırıların altında yatan gerçek, kadınların politik örgütlenmeler içine girmelerinin düzen açısından yaratacağı tehlikedir. Kadının politikaya katılması toplumun politikleşmesini daha hızlı, daha kitlesel ve çok daha nitelikli yapar. Kadın politik yaşama katılmasıyla 2 önemli değer kazanacaktır. Düzenin değişimi ile hem sömürü ve zulümden kurtulacak ve de cinsiyeti aşağılanmadan insan tadında yaşayacaktır.

Ama öncü kadınların kadın kitlesini örgütlerken unutmaması gereken çok önemli noktalar vardır. Kadına giderken amaç özünde kadının kendisini fark etmesini sağlamaktır. Kendisine değer verdiği oranda sorunlarına daha bilinçlice sahip çıkacak ve örgütlenme onun için bir yük olmaktan ziyade bir ihtiyaç olacaktır. Etrafımızdaki kadın kitlesinin geldiği taban aynı olsada kendi içersinde farklılıklar barındırmaktadır. Kendisine dair özgül sorunlar yaşamaktadır öncü kadın bunun bilincinde olmalı ve ona göre bir çalışma tarzı belirlemelidir. Onun gelişmesinin önünü açacak ve insiyatifini geliştirecek pratikler olmalıdır. Çünkü kadını pratik mücadelenin içine katmadığınız takdirde o sizinle sürüklenecek ve bir an geldiğinde de yorulup bırakacaktır. Her faaliyetin kadın yaşamına birşeyler katması gerekir. Günlük yaşamdaki değişimleri fark eden kadının örgütlülüğe bakışıda değişir ve kendisine güveni gelişir. Günü kurtarma adına yapılan eylemliliklerin uzun vadede kadının kurtuluş mücadelesine pek bir şey katmayacağı hepimizce aşikardır.

Örgütlülüğümüzü yaşamımızın bir parçası haline getirmek ve onu yaşamın her alanına yaymak bir zorunluluktur. Çünkü yaşam boşluk tanımıyor. Bizim bıraktığımız her alanı egemenler bizleri daha fazla köleleştirmek için dolduruyorlar. Örgütlü kadınlar olarak bizler, çoğunlukla gündelik yaşamımızla örgütlü yaşamımız arasına kalın bir çizgi çekiyoruz. Bu çizgi bizi her geçen gün biraz daha sistemin kölesi haline getiriyor. Kendi kurallarımızı koymadığımız zaman başkalarının kurallarına uymak zorunda bırakılıyoruz. Özgürlüğü disiplinsizlik olarak görme yanılgısına düşmeden yaşamlarımızı şekillendirmeliyiz. Bizler geleneksel kadın kimliklerimizle çok disiplinli davranıyor ve bizden isteneni eksiksiz yerine getirebiliyoruz ancak bizim için sorun yeni kadının örgütsel sorumluluklarına dair disiplin yaratmaktır.

Bunun içinde yapılması gereken örgütlü bir çatı altında birleşmek ve pratiğimizle hayata müdahale ederek toplumun öznesi olmaktır. Kaderci anlayıştan bir an önce sıyrılıp kendi sorunlarımızla mücadelede yani özgürlük kavgamızda bir nefer olabilme cesaretini kuşanmaktır. Çünkü bizlerin kurtuluşu toplumun kurtuluşunu da beraberinde getirecektir

ilginizi çekermi ?

DİN DERSİ ÜZERİNE

DİN DERSİ ÜZERİNE Sitede din dersi üzerine  yürütülen tartışmayı önemsiyorum. Bende kendimce görüşlerimi yazmak ve  …

Bir Cevap Yazın