Anasayfa / Şahap Eraslan / CUPPOLOJİ ve YARARLARI

CUPPOLOJİ ve YARARLARI

CUPPOLOJİ  ve  YARARLARI

Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve biraz değişiklik ve dinlenmek için fırsat buldukça kısa süreler için memlekete gitmek bana iyi geliyor galiba. Tandıklarım, orada dinledikleri her haberden sonra bana “ne olacak memleketin hali” sorusunu sıkça yönelttiler. Ben bu sorunun yanıtını hiç bilmem. Ben memeleketin halini henüz anlamdım ki geleceğe ilişkin öngörülerim olsun. “Doğru yolu” da ben bilmem… Doğru yol kutsal olanda belirtilir. Ben sadece insanların bazılarının gittikleri bazı yollardaki yol durumunu bazan anlamaya çalışırım. Her insana, her konuda önerebileceğim bir doğru yok yani… Yanlışlar benim daha çok ilgimi çeker…

Sen cuppolojinin ne demek olduğunu bilmezsin Mamo… Bugün sana cuppolojiden söz edeyim… Cuppolojiyi ben Çetin Altan’dan öğrendim. İnsanlar suya atladıklarında çıkan “cup” sesinden üretilmiş. Çetin Altan bir yazısında (aklımda kaldığı kadarıyla) cuppoloji fakültesini bitirmiş, memelkete gelmiş bir insandan söz etmişti. Bu yazıyı okuduğumdan beri cuppoloji mezunları “acaba memelekin halinin ne olacağı konusunda neler düşünürler” diye merak ederim…

Ben Ankara’dayken bir televizyon proğramında Şair İsmet Özel “Aleviler ilkeldir” dedi. Merak ediyorum “görgüsüz” sözününden ötürü bana çok kızanlar (haklı yanları da vardı) İsmet Özel’e tepki verecekler mi? Acaba cuppologlar İsmet Özel’e tepki gösterirler mi?

Önceden insanlar askerden geldikten sonra ömürlerinin geri kalan kısmını askerlik anılarını anlatarak geçirirlerdi. Ben de şubat ayındaki izine kadar sitede Ankara Anıları’mı anlatarak geçireceğim. Gerçi o insanlar “gurbetle”, “ayrılıkla” askerlik dönemlerinde tanışıyorlardı. Askerlik onlarda çoğu kez travmatik izler bırakıyordu. Belki de köydeki kolektif kültürün dışına çıktıkları tek alan askerlik olduğundan, bu anıları anlatmak onları/anlatılanları ilginç kılıyordu. Bu nedenden askerlik anılarını yıllarca sanki dün yaşanmışçasına ilginç kılarak anlatabiliyorlardı. Benim anılarım öyle renkli olur mu bilemem, ama denemekte yarar var…

Ben Ankara’dayken Cimbom ve Fener rakiplerini yendiler. AKP milletvekili polise hakaret etti (daha sonra da istifa etti). Kürt milletvekilleri yeni parti kurdular. Bu parti de kapatıldığında kurulacak yedek partinin hazırlıklarına da başladılar… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Biçimindeki agresif haber/proğram tanıtımlarının ardından Kürt belediye başkanları tutuklandılar… Ben bunları eksiksiz izledim. Sonra, yılbaşında hangi türkücü hangi proğramda türkü çığıracak konusunda bilgilendim. Memleketin halini tartışanlar Amerkalılar, Avrupalılar, Araplar, Marslılar, Uzaylılar, Alienler bizi nasıl bölmek, birbirimize düşürmek istiyorlar uzun uzun anlattılar. Ben bir şey anlamadım ama kuşkusuz değerli şeyler söylüyorlardı…

Bazı tanıdıklar beni ziyarete geldiler. “Son günlerde ağır deprsyon geçiriyorum, ne yapmalıyım”ı sordular. Ben bilemedim. Ben onlara, onlar bana bön bön bakıp durduk. Kırılıp gittiler… Vallahi, burada da söylüyorum: Ben depresyondan nasıl çıkılır bunu bilmiyorum. Koydukları teşhis doğru mu bunu da bilmiyorum. Benim herkese verebileceğim bir reçete yok. Ben depresyondan çıkışın “doğru yolunu da” bilmiyorum. Onlar benim hainlik yaptığımı sanıyorlar. Halbuki benim işim, bilmediğimi bilmeye çalışmak demek. Benim işim bilmekle değil, bilmemekle başlıyor… Onların beklentisi ise onlara akıllarına yatacak yanıtlar vermem, ellerine bilgi tutuşturmam. “Somut bir şeyler bekleyerek bana gelmeyin” dedim, anlatamadım. Ben muska falan yazmıyorum. Bilinç benim uzmalık alanım değil. Yol göstermek bilinçle ilişkili, yani benim uzmanlık alanınım dışında, cahil yanım… Bilinçaltı ise birlikte bulunan/yaratılan ortak dilin adı. Her insanda başka. Hiçbir bilgi bu anlamda bir diğer insana aktarılamaz… Onun için her yeni ilişki yeni bir “bilmiyorum” demek. Ve buradan yeni yolculuklara çıkmak…

Bazı tanıdıkların soruları başkaydı: Karı/koca sorunları vardı, “acaba onlara yol gösterebilir miydim”? Ben yol/yollar bilmiyorum ki! Sadece genel şeyler söylerim o da işinize yaramaz. “Mutlu değilim” diyenlerin mutluluk tasarımları var mı? Mutluluğu kolaycılık, rahata kavuşma olarak almazsak, mutlulukla ilgili fikrimiz var mı? Benim bildiğim tüm aşk öyküleri aşıkların kavuşmalarıyla/kavuşmamalarıyla biter. Kavuşan aşıkların önünde mutlu olmak denilen keyifli bir şey durmaktadır. Ama masallar kavuşan insanların nasıl mutlu olduklarını anlatmazlar. Onlar ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlardır. Ben sadece bir soru soruyorum: Nasıl? Çöpü kim dökmüştür, sırtı kim keselemiştir, parayı kim kazanmıştır, kahveyi kim servis yapmıştır, cinsel yaşamları nasıldır, ilişkilerinde görev dağılımı nasıl olmuştur? Tanıdığımız bir çok “izm” belki de bulamadığımız/oluşturamadığımız mutluluk tanımının yerini doldurma işlevi üstleniyor. Bu anlamda bu durum “izm”lere dışarıdan bir yükleme demek. Belki de bu nedenle bazı “izm”ler bu yükü taşıyamıyorlar… Türklerin cinsel istatistiklerini bir kaç yıl önce bir yerlerde okumuştum: *** dediğimiz şey bizde 3,12 dakika sürüyormuş. Bu süre sanıyorum tavşanlarda bile daha fazla… Biz en az iç çamaşırı değiştiren toplumlardan biriymişiz. Yani “aşklarımız neden kısa sürede bitiyor” sorusunun yanıtını da vermiş oldum: Hiç kimse donu boklu birine aşkını sürdüremiyor, çünkü tiksinme denilen bir şey var insanın hayatında… Türkiyede yaşayan kadınların tamamına yakını yaşamları boyunca orgazm olamıyorlarmış… Bu kadınlar cinsel mutlulukla tanışmışlar mıdır? Mutlulukla ilgili fikirlerin/fantazilerin olmadığı toplumlarda insanların bacakları kıllı oğlanların top tekmelemeleriyle mutlu olmaya çalışması; mutsuzluğunu Kürtlerin/Türklerin/Ermenilerin/Solcuların/Sağcıların/Alevilerin/Sünnilerin hainlikleriyle açıklaması anlaşılır bir şey. Mutlu olamayanlar nedense mutsuzluklarına gerekçeler bulmayı mutluluk sanıyorlar…

Honki ponkinin anlamsızlık demek olduğunu belirttikten sonra Murat Ağabey’im bana ilişkin, “Honki ponki şarkısının yazılanlarla nasıl bir ilişkisi var?
Sevgili Şahap’ın aşk üzerine yazdıkları honki ponki çağrışımı uyandırdı bende. Umarım beni hoş görür.
Sonuçta kendi alanıyla ilgili yazması son derece normal.Ama benim derdime merhem değil.
Sizleri de bilemem“ diye yazmış…

Murat Ağabey sana bazı sorularım var: Aramızdaki sorun ne? Meselenin içerik değil kişisel boyutuna ilişkin aramızdaki sorun ne? Ben Lokman Hekim falan değilim… Benim kimsenin derdine derman olma savım da yok… Biraz mahçup, biraz öfke önleyici bir söylemi seçip vurmanı anlamadım… Aramızdaki sorun ne? Önceden de yazmıştım: Emeğine yazık, ben iflah olmam, beni es geç istersen… Ben aşkla falan uğraşmadım, kapitalizmdi benim derdim… Aramızdaki sorun ne? Tekel işçilerinin yanında emekten yanasın, iyi hoş ama benim günlerce emek vererek yazdığım şeyleri neden çöpe atıyorsun? Sen emeğe mi yoksa bazı emeklere mi saygılısın? Anlamsız şeyler yazdığımı söylüyorsun. Murat Ağabey okuma o zaman, seni zorlayan yok, ama anlamsız bulduğun şeyleri değersizleştirmen „emeğe saygı“yla çelişiyor sanki… Ya anlamsız bulduğun o kadar çok yazıyı okuduğunda kendine hiç mi acımadın? Bazı şeyleri anlamlı bazılarını ise anlamsız bulma hali seni otomatik olarak „anlam“ konusunda otorite haline getiriyor. Bu konuma gelirken de kendine referans veriyorsun, farkına varmadan uyanıklık eden benim ağabeyim… „Hoş gör“memi ummuşsun… „Hoş gör“medim yani… Ludwig Wittgenstein isimli bir Alman filozof var. En önemli eseri Tractatus Türkçe’ye de çevrildi. „Felsefe dilsel eleştiridir“ der Wittgenstein. Anlamlılık/anlamsızlık konusunda çok faydalı bilgiler öğrendim ondan… Keşke bana yazdıklarındaki anlamsızlığı gerekçelendirseydin, o zaman söylediklerini değersizleştirme olarak niteleyemezdim… Ben yazında sözünü ettiğin konularla (parti kapatmalar, işçi grevleri) bilgili biri değilim. Bildiğim türküyü söyleyebilirim sadece (bunu daha önce de yazmıştım). „Diş fırçalama alışkanlığıyla demokrasi arasında dolaysız bir ilişki var mı“ sorusu işçilerin grevi kadar beni ilgilendiriyor mesela… Bu türküyü de beğenmeyebilirsin, bu durumdan rahatsız olmam… Ama anlamsız bulmanı honki ponkiyle değil de keşke (bu da benim dileğim) Wittegenstein’la ilişkilendirseydin…

„Dilimin sınırları dünyamın sınırları demektir“ demiş Wittgenstein…
Wittgenstein’ı anlamakta zorlananlar için David Pears’ın Afa Yayınlarından çıkan Wittgenstein isimli kitabını öneririm. Pears’ tan bazı alıntılar…
„İnsan, felsefi bir kavrayış edinebilmek için dili yanlış anlama günahını yaşamak zorundadır“.

Felsefenin ne olduğunu merak edenler, felsefecilerin bunu pek de kolaylıkla yanıtlayamamalarına çoğu kez şaşırırlar… Bunun nedeni, felsefenin birçok konuyu kapsamasıdır“.

„Her kuram, kendisinin yanıtı olduğu bir soruyu önden varsaymak durumundadır“.

Murat Ağabey Wittgenstein’ın felsefesindeki en önemli kavramlardan biri (bana göre) „özel dil“ kavramıdır. Belki ben de farkında olmadan burada sadece kendi anlayabileceğim özel bir dil geliştirdim… Aslında başkalarının anlamadığı, sadece konuşanın/yazanın anladığı özel bir dil geliştirmek bana göre şizofrenik bir durumu oluşturmak anlamına da gelir… Belki sen haklısın… Sadece kendi türküsünü söyleyen, kendi yazdığını kendi anlayan (kendi bile anlamayan) bir adam…

Hepimizin yaşamında karşılaştığı bir an vardır. Kendi türkümüzü söylediğimiz. İşkence görenler bilirler o anı. Kendi türkülerini söyledikleri… Sonsuz çaresizliklerin, çıkmazların olduğu anlarda „o an“ı yaşarız… Bireysel olamanın ötesinde bir yerlerdedir… Umberto Eco’nun „Gülün Adı“ romanında vardır. Hrıstiyanlığı karaladığı gerekçesiyle ateşe verilmeden önce divane Salvatore kendi türküsünü söylemeye başlar… Dünyayla ilişkimizin bittiğini sandığımız, ama aslında dünyaya en sıkı sarıldığımız an. Gündelik olanın ötesine geçmek ve başka bir düzeyde dünyaya, yaşama sahip çıkmak… Salvatore’nin türküsünü söylediği an böyle bir an işte… Her televizyon haberinden etkilenmeden arınabilsek, yaratılan gündemlerin ardından koşmaktan bir yorulsak… Sonra da sırtımızı bir yere yaslayıp bir türkü tutturabilsek… Belki seninle birbirimizi hala anlıyor olmayız… Ama söylediğim/söylediğin tüküye ritim tutarsın/tutarım… Bu bile çok şeydir aslında… Ben İspanyolca bilmem… Victor Jara’nın Santiyago’da öldürülmeden önce söylediği Venceromos (Biz Türkü/Şarkı Söyleyeceğiz) parçasının sözlerini anlamam. Ama bu parçanın anlamsız olduğunu da söylemeye dilim varmaz… Ben her dinlediğimde anlamasam da hüzünlü bir ritm tutarım Victor Jara’ya…

CUPPOLOJİ VE YARARLARI
Pazartesi, 28 Aralık 2009 21:46
CUPPOLOJİ ve YARARLARI

Merhaba Mamo,

Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve biraz değişiklik ve dinlenmek için fırsat buldukça kısa süreler için memlekete gitmek bana iyi geliyor galiba. Tandıklarım, orada dinledikleri her haberden sonra bana “ne olacak memleketin hali” sorusunu sıkça yönelttiler. Ben bu sorunun yanıtını hiç bilmem. Ben memeleketin halini henüz anlamdım ki geleceğe ilişkin öngörülerim olsun. “Doğru yolu” da ben bilmem… Doğru yol kutsal olanda belirtilir. Ben sadece insanların bazılarının gittikleri bazı yollardaki yol durumunu bazan anlamaya çalışırım. Her insana, her konuda önerebileceğim bir doğru yok yani… Yanlışlar benim daha çok ilgimi çeker…

Sen cuppolojinin ne demek olduğunu bilmezsin Mamo… Bugün sana cuppolojiden söz edeyim… Cuppolojiyi ben Çetin Altan’dan öğrendim. İnsanlar suya atladıklarında çıkan “cup” sesinden üretilmiş. Çetin Altan bir yazısında (aklımda kaldığı kadarıyla) cuppoloji fakültesini bitirmiş, memelkete gelmiş bir insandan söz etmişti. Bu yazıyı okuduğumdan beri cuppoloji mezunları “acaba memelekin halinin ne olacağı konusunda neler düşünürler” diye merak ederim…

Ben Ankara’dayken bir televizyon proğramında Şair İsmet Özel “Aleviler ilkeldir” dedi. Merak ediyorum “görgüsüz” sözününden ötürü bana çok kızanlar (haklı yanları da vardı) İsmet Özel’e tepki verecekler mi? Acaba cuppologlar İsmet Özel’e tepki gösterirler mi?

Önceden insanlar askerden geldikten sonra ömürlerinin geri kalan kısmını askerlik anılarını anlatarak geçirirlerdi. Ben de şubat ayındaki izine kadar sitede Ankara Anıları’mı anlatarak geçireceğim. Gerçi o insanlar “gurbetle”, “ayrılıkla” askerlik dönemlerinde tanışıyorlardı. Askerlik onlarda çoğu kez travmatik izler bırakıyordu. Belki de köydeki kolektif kültürün dışına çıktıkları tek alan askerlik olduğundan, bu anıları anlatmak onları/anlatılanları ilginç kılıyordu. Bu nedenden askerlik anılarını yıllarca sanki dün yaşanmışçasına ilginç kılarak anlatabiliyorlardı. Benim anılarım öyle renkli olur mu bilemem, ama denemekte yarar var…

Ben Ankara’dayken Cimbom ve Fener rakiplerini yendiler. AKP milletvekili polise hakaret etti (daha sonra da istifa etti). Kürt milletvekilleri yeni parti kurdular. Bu parti de kapatıldığında kurulacak yedek partinin hazırlıklarına da başladılar… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Biçimindeki agresif haber/proğram tanıtımlarının ardından Kürt belediye başkanları tutuklandılar… Ben bunları eksiksiz izledim. Sonra, yılbaşında hangi türkücü hangi proğramda türkü çığıracak konusunda bilgilendim. Memleketin halini tartışanlar Amerkalılar, Avrupalılar, Araplar, Marslılar, Uzaylılar, Alienler bizi nasıl bölmek, birbirimize düşürmek istiyorlar uzun uzun anlattılar. Ben bir şey anlamadım ama kuşkusuz değerli şeyler söylüyorlardı…

Bazı tanıdıklar beni ziyarete geldiler. “Son günlerde ağır deprsyon geçiriyorum, ne yapmalıyım”ı sordular. Ben bilemedim. Ben onlara, onlar bana bön bön bakıp durduk. Kırılıp gittiler… Vallahi, burada da söylüyorum: Ben depresyondan nasıl çıkılır bunu bilmiyorum. Koydukları teşhis doğru mu bunu da bilmiyorum. Benim herkese verebileceğim bir reçete yok. Ben depresyondan çıkışın “doğru yolunu da” bilmiyorum. Onlar benim hainlik yaptığımı sanıyorlar. Halbuki benim işim, bilmediğimi bilmeye çalışmak demek. Benim işim bilmekle değil, bilmemekle başlıyor… Onların beklentisi ise onlara akıllarına yatacak yanıtlar vermem, ellerine bilgi tutuşturmam. “Somut bir şeyler bekleyerek bana gelmeyin” dedim, anlatamadım. Ben muska falan yazmıyorum. Bilinç benim uzmalık alanım değil. Yol göstermek bilinçle ilişkili, yani benim uzmanlık alanınım dışında, cahil yanım… Bilinçaltı ise birlikte bulunan/yaratılan ortak dilin adı. Her insanda başka. Hiçbir bilgi bu anlamda bir diğer insana aktarılamaz… Onun için her yeni ilişki yeni bir “bilmiyorum” demek. Ve buradan yeni yolculuklara çıkmak…

Bazı tanıdıkların soruları başkaydı: Karı/koca sorunları vardı, “acaba onlara yol gösterebilir miydim”? Ben yol/yollar bilmiyorum ki! Sadece genel şeyler söylerim o da işinize yaramaz. “Mutlu değilim” diyenlerin mutluluk tasarımları var mı? Mutluluğu kolaycılık, rahata kavuşma olarak almazsak, mutlulukla ilgili fikrimiz var mı? Benim bildiğim tüm aşk öyküleri aşıkların kavuşmalarıyla/kavuşmamalarıyla biter. Kavuşan aşıkların önünde mutlu olmak denilen keyifli bir şey durmaktadır. Ama masallar kavuşan insanların nasıl mutlu olduklarını anlatmazlar. Onlar ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlardır. Ben sadece bir soru soruyorum: Nasıl? Çöpü kim dökmüştür, sırtı kim keselemiştir, parayı kim kazanmıştır, kahveyi kim servis yapmıştır, cinsel yaşamları nasıldır, ilişkilerinde görev dağılımı nasıl olmuştur? Tanıdığımız bir çok “izm” belki de bulamadığımız/oluşturamadığımız mutluluk tanımının yerini doldurma işlevi üstleniyor. Bu anlamda bu durum “izm”lere dışarıdan bir yükleme demek. Belki de bu nedenle bazı “izm”ler bu yükü taşıyamıyorlar… Türklerin cinsel istatistiklerini bir kaç yıl önce bir yerlerde okumuştum: *** dediğimiz şey bizde 3,12 dakika sürüyormuş. Bu süre sanıyorum tavşanlarda bile daha fazla… Biz en az iç çamaşırı değiştiren toplumlardan biriymişiz. Yani “aşklarımız neden kısa sürede bitiyor” sorusunun yanıtını da vermiş oldum: Hiç kimse donu boklu birine aşkını sürdüremiyor, çünkü tiksinme denilen bir şey var insanın hayatında… Türkiyede yaşayan kadınların tamamına yakını yaşamları boyunca orgazm olamıyorlarmış… Bu kadınlar cinsel mutlulukla tanışmışlar mıdır? Mutlulukla ilgili fikirlerin/fantazilerin olmadığı toplumlarda insanların bacakları kıllı oğlanların top tekmelemeleriyle mutlu olmaya çalışması; mutsuzluğunu Kürtlerin/Türklerin/Ermenilerin/Solcuların/Sağcıların/Alevilerin/Sünnilerin hainlikleriyle açıklaması anlaşılır bir şey. Mutlu olamayanlar nedense mutsuzluklarına gerekçeler bulmayı mutluluk sanıyorlar…

Honki ponkinin anlamsızlık demek olduğunu belirttikten sonra Murat Ağabey’im bana ilişkin, “Honki ponki şarkısının yazılanlarla nasıl bir ilişkisi var?
Sevgili Şahap’ın aşk üzerine yazdıkları honki ponki çağrışımı uyandırdı bende. Umarım beni hoş görür.
Sonuçta kendi alanıyla ilgili yazması son derece normal.Ama benim derdime merhem değil.
Sizleri de bilemem“ diye yazmış…

Murat Ağabey sana bazı sorularım var: Aramızdaki sorun ne? Meselenin içerik değil kişisel boyutuna ilişkin aramızdaki sorun ne? Ben Lokman Hekim falan değilim… Benim kimsenin derdine derman olma savım da yok… Biraz mahçup, biraz öfke önleyici bir söylemi seçip vurmanı anlamadım… Aramızdaki sorun ne? Önceden de yazmıştım: Emeğine yazık, ben iflah olmam, beni es geç istersen… Ben aşkla falan uğraşmadım, kapitalizmdi benim derdim… Aramızdaki sorun ne? Tekel işçilerinin yanında emekten yanasın, iyi hoş ama benim günlerce emek vererek yazdığım şeyleri neden çöpe atıyorsun? Sen emeğe mi yoksa bazı emeklere mi saygılısın? Anlamsız şeyler yazdığımı söylüyorsun. Murat Ağabey okuma o zaman, seni zorlayan yok, ama anlamsız bulduğun şeyleri değersizleştirmen „emeğe saygı“yla çelişiyor sanki… Ya anlamsız bulduğun o kadar çok yazıyı okuduğunda kendine hiç mi acımadın? Bazı şeyleri anlamlı bazılarını ise anlamsız bulma hali seni otomatik olarak „anlam“ konusunda otorite haline getiriyor. Bu konuma gelirken de kendine referans veriyorsun, farkına varmadan uyanıklık eden benim ağabeyim… „Hoş gör“memi ummuşsun… „Hoş gör“medim yani… Ludwig Wittgenstein isimli bir Alman filozof var. En önemli eseri Tractatus Türkçe’ye de çevrildi. „Felsefe dilsel eleştiridir“ der Wittgenstein. Anlamlılık/anlamsızlık konusunda çok faydalı bilgiler öğrendim ondan… Keşke bana yazdıklarındaki anlamsızlığı gerekçelendirseydin, o zaman söylediklerini değersizleştirme olarak niteleyemezdim… Ben yazında sözünü ettiğin konularla (parti kapatmalar, işçi grevleri) bilgili biri değilim. Bildiğim türküyü söyleyebilirim sadece (bunu daha önce de yazmıştım). „Diş fırçalama alışkanlığıyla demokrasi arasında dolaysız bir ilişki var mı“ sorusu işçilerin grevi kadar beni ilgilendiriyor mesela… Bu türküyü de beğenmeyebilirsin, bu durumdan rahatsız olmam… Ama anlamsız bulmanı honki ponkiyle değil de keşke (bu da benim dileğim) Wittegenstein’la ilişkilendirseydin…

„Dilimin sınırları dünyamın sınırları demektir“ demiş Wittgenstein…
Wittgenstein’ı anlamakta zorlananlar için David Pears’ın Afa Yayınlarından çıkan Wittgenstein isimli kitabını öneririm. Pears’ tan bazı alıntılar…
„İnsan, felsefi bir kavrayış edinebilmek için dili yanlış anlama günahını yaşamak zorundadır“.

Felsefenin ne olduğunu merak edenler, felsefecilerin bunu pek de kolaylıkla yanıtlayamamalarına çoğu kez şaşırırlar… Bunun nedeni, felsefenin birçok konuyu kapsamasıdır“.

„Her kuram, kendisinin yanıtı olduğu bir soruyu önden varsaymak durumundadır“.

Murat Ağabey Wittgenstein’ın felsefesindeki en önemli kavramlardan biri (bana göre) „özel dil“ kavramıdır. Belki ben de farkında olmadan burada sadece kendi anlayabileceğim özel bir dil geliştirdim… Aslında başkalarının anlamadığı, sadece konuşanın/yazanın anladığı özel bir dil geliştirmek bana göre şizofrenik bir durumu oluşturmak anlamına da gelir… Belki sen haklısın… Sadece kendi türküsünü söyleyen, kendi yazdığını kendi anlayan (kendi bile anlamayan) bir adam…

Hepimizin yaşamında karşılaştığı bir an vardır. Kendi türkümüzü söylediğimiz. İşkence görenler bilirler o anı. Kendi türkülerini söyledikleri… Sonsuz çaresizliklerin, çıkmazların olduğu anlarda „o an“ı yaşarız… Bireysel olamanın ötesinde bir yerlerdedir… Umberto Eco’nun „Gülün Adı“ romanında vardır. Hrıstiyanlığı karaladığı gerekçesiyle ateşe verilmeden önce divane Salvatore kendi türküsünü söylemeye başlar… Dünyayla ilişkimizin bittiğini sandığımız, ama aslında dünyaya en sıkı sarıldığımız an. Gündelik olanın ötesine geçmek ve başka bir düzeyde dünyaya, yaşama sahip çıkmak… Salvatore’nin türküsünü söylediği an böyle bir an işte… Her televizyon haberinden etkilenmeden arınabilsek, yaratılan gündemlerin ardından koşmaktan bir yorulsak… Sonra da sırtımızı bir yere yaslayıp bir türkü tutturabilsek… Belki seninle birbirimizi hala anlıyor olmayız… Ama söylediğim/söylediğin tüküye ritim tutarsın/tutarım… Bu bile çok şeydir aslında… Ben İspanyolca bilmem… Victor Jara’nın Santiyago’da öldürülmeden önce söylediği Venceromos (Biz Türkü/Şarkı Söyleyeceğiz) parçasının sözlerini anlamam. Ama bu parçanın anlamsız olduğunu da söylemeye dilim varmaz… Ben her dinlediğimde anlamasam da hüzünlü bir ritm tutarım Victor Jara’ya…

CUPPOLOJİ ve YARARLARI

Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve biraz değişiklik ve dinlenmek için fırsat buldukça kısa süreler için memlekete gitmek bana iyi geliyor galiba. Tandıklarım, orada dinledikleri her haberden sonra bana “ne olacak memleketin hali” sorusunu sıkça yönelttiler. Ben bu sorunun yanıtını hiç bilmem. Ben memeleketin halini henüz anlamdım ki geleceğe ilişkin öngörülerim olsun. “Doğru yolu” da ben bilmem… Doğru yol kutsal olanda belirtilir. Ben sadece insanların bazılarının gittikleri bazı yollardaki yol durumunu bazan anlamaya çalışırım. Her insana, her konuda önerebileceğim bir doğru yok yani… Yanlışlar benim daha çok ilgimi çeker…

Sen cuppolojinin ne demek olduğunu bilmezsin Mamo… Bugün sana cuppolojiden söz edeyim… Cuppolojiyi ben Çetin Altan’dan öğrendim. İnsanlar suya atladıklarında çıkan “cup” sesinden üretilmiş. Çetin Altan bir yazısında (aklımda kaldığı kadarıyla) cuppoloji fakültesini bitirmiş, memelkete gelmiş bir insandan söz etmişti. Bu yazıyı okuduğumdan beri cuppoloji mezunları “acaba memelekin halinin ne olacağı konusunda neler düşünürler” diye merak ederim…

Ben Ankara’dayken bir televizyon proğramında Şair İsmet Özel “Aleviler ilkeldir” dedi. Merak ediyorum “görgüsüz” sözününden ötürü bana çok kızanlar (haklı yanları da vardı) İsmet Özel’e tepki verecekler mi? Acaba cuppologlar İsmet Özel’e tepki gösterirler mi?

Önceden insanlar askerden geldikten sonra ömürlerinin geri kalan kısmını askerlik anılarını anlatarak geçirirlerdi. Ben de şubat ayındaki izine kadar sitede Ankara Anıları’mı anlatarak geçireceğim. Gerçi o insanlar “gurbetle”, “ayrılıkla” askerlik dönemlerinde tanışıyorlardı. Askerlik onlarda çoğu kez travmatik izler bırakıyordu. Belki de köydeki kolektif kültürün dışına çıktıkları tek alan askerlik olduğundan, bu anıları anlatmak onları/anlatılanları ilginç kılıyordu. Bu nedenden askerlik anılarını yıllarca sanki dün yaşanmışçasına ilginç kılarak anlatabiliyorlardı. Benim anılarım öyle renkli olur mu bilemem, ama denemekte yarar var…

Ben Ankara’dayken Cimbom ve Fener rakiplerini yendiler. AKP milletvekili polise hakaret etti (daha sonra da istifa etti). Kürt milletvekilleri yeni parti kurdular. Bu parti de kapatıldığında kurulacak yedek partinin hazırlıklarına da başladılar… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Az sonra… Biçimindeki agresif haber/proğram tanıtımlarının ardından Kürt belediye başkanları tutuklandılar… Ben bunları eksiksiz izledim. Sonra, yılbaşında hangi türkücü hangi proğramda türkü çığıracak konusunda bilgilendim. Memleketin halini tartışanlar Amerkalılar, Avrupalılar, Araplar, Marslılar, Uzaylılar, Alienler bizi nasıl bölmek, birbirimize düşürmek istiyorlar uzun uzun anlattılar. Ben bir şey anlamadım ama kuşkusuz değerli şeyler söylüyorlardı…

Bazı tanıdıklar beni ziyarete geldiler. “Son günlerde ağır deprsyon geçiriyorum, ne yapmalıyım”ı sordular. Ben bilemedim. Ben onlara, onlar bana bön bön bakıp durduk. Kırılıp gittiler… Vallahi, burada da söylüyorum: Ben depresyondan nasıl çıkılır bunu bilmiyorum. Koydukları teşhis doğru mu bunu da bilmiyorum. Benim herkese verebileceğim bir reçete yok. Ben depresyondan çıkışın “doğru yolunu da” bilmiyorum. Onlar benim hainlik yaptığımı sanıyorlar. Halbuki benim işim, bilmediğimi bilmeye çalışmak demek. Benim işim bilmekle değil, bilmemekle başlıyor… Onların beklentisi ise onlara akıllarına yatacak yanıtlar vermem, ellerine bilgi tutuşturmam. “Somut bir şeyler bekleyerek bana gelmeyin” dedim, anlatamadım. Ben muska falan yazmıyorum. Bilinç benim uzmalık alanım değil. Yol göstermek bilinçle ilişkili, yani benim uzmanlık alanınım dışında, cahil yanım… Bilinçaltı ise birlikte bulunan/yaratılan ortak dilin adı. Her insanda başka. Hiçbir bilgi bu anlamda bir diğer insana aktarılamaz… Onun için her yeni ilişki yeni bir “bilmiyorum” demek. Ve buradan yeni yolculuklara çıkmak…

Bazı tanıdıkların soruları başkaydı: Karı/koca sorunları vardı, “acaba onlara yol gösterebilir miydim”? Ben yol/yollar bilmiyorum ki! Sadece genel şeyler söylerim o da işinize yaramaz. “Mutlu değilim” diyenlerin mutluluk tasarımları var mı? Mutluluğu kolaycılık, rahata kavuşma olarak almazsak, mutlulukla ilgili fikrimiz var mı? Benim bildiğim tüm aşk öyküleri aşıkların kavuşmalarıyla/kavuşmamalarıyla biter. Kavuşan aşıkların önünde mutlu olmak denilen keyifli bir şey durmaktadır. Ama masallar kavuşan insanların nasıl mutlu olduklarını anlatmazlar. Onlar ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlardır. Ben sadece bir soru soruyorum: Nasıl? Çöpü kim dökmüştür, sırtı kim keselemiştir, parayı kim kazanmıştır, kahveyi kim servis yapmıştır, cinsel yaşamları nasıldır, ilişkilerinde görev dağılımı nasıl olmuştur? Tanıdığımız bir çok “izm” belki de bulamadığımız/oluşturamadığımız mutluluk tanımının yerini doldurma işlevi üstleniyor. Bu anlamda bu durum “izm”lere dışarıdan bir yükleme demek. Belki de bu nedenle bazı “izm”ler bu yükü taşıyamıyorlar… Türklerin cinsel istatistiklerini bir kaç yıl önce bir yerlerde okumuştum: *** dediğimiz şey bizde 3,12 dakika sürüyormuş. Bu süre sanıyorum tavşanlarda bile daha fazla… Biz en az iç çamaşırı değiştiren toplumlardan biriymişiz. Yani “aşklarımız neden kısa sürede bitiyor” sorusunun yanıtını da vermiş oldum: Hiç kimse donu boklu birine aşkını sürdüremiyor, çünkü tiksinme denilen bir şey var insanın hayatında… Türkiyede yaşayan kadınların tamamına yakını yaşamları boyunca orgazm olamıyorlarmış… Bu kadınlar cinsel mutlulukla tanışmışlar mıdır? Mutlulukla ilgili fikirlerin/fantazilerin olmadığı toplumlarda insanların bacakları kıllı oğlanların top tekmelemeleriyle mutlu olmaya çalışması; mutsuzluğunu Kürtlerin/Türklerin/Ermenilerin/Solcuların/Sağcıların/Alevilerin/Sünnilerin hainlikleriyle açıklaması anlaşılır bir şey. Mutlu olamayanlar nedense mutsuzluklarına gerekçeler bulmayı mutluluk sanıyorlar…

Honki ponkinin anlamsızlık demek olduğunu belirttikten sonra Murat Ağabey’im bana ilişkin, “Honki ponki şarkısının yazılanlarla nasıl bir ilişkisi var?
Sevgili Şahap’ın aşk üzerine yazdıkları honki ponki çağrışımı uyandırdı bende. Umarım beni hoş görür.
Sonuçta kendi alanıyla ilgili yazması son derece normal.Ama benim derdime merhem değil.
Sizleri de bilemem“ diye yazmış…

Murat Ağabey sana bazı sorularım var: Aramızdaki sorun ne? Meselenin içerik değil kişisel boyutuna ilişkin aramızdaki sorun ne? Ben Lokman Hekim falan değilim… Benim kimsenin derdine derman olma savım da yok… Biraz mahçup, biraz öfke önleyici bir söylemi seçip vurmanı anlamadım… Aramızdaki sorun ne? Önceden de yazmıştım: Emeğine yazık, ben iflah olmam, beni es geç istersen… Ben aşkla falan uğraşmadım, kapitalizmdi benim derdim… Aramızdaki sorun ne? Tekel işçilerinin yanında emekten yanasın, iyi hoş ama benim günlerce emek vererek yazdığım şeyleri neden çöpe atıyorsun? Sen emeğe mi yoksa bazı emeklere mi saygılısın? Anlamsız şeyler yazdığımı söylüyorsun. Murat Ağabey okuma o zaman, seni zorlayan yok, ama anlamsız bulduğun şeyleri değersizleştirmen „emeğe saygı“yla çelişiyor sanki… Ya anlamsız bulduğun o kadar çok yazıyı okuduğunda kendine hiç mi acımadın? Bazı şeyleri anlamlı bazılarını ise anlamsız bulma hali seni otomatik olarak „anlam“ konusunda otorite haline getiriyor. Bu konuma gelirken de kendine referans veriyorsun, farkına varmadan uyanıklık eden benim ağabeyim… „Hoş gör“memi ummuşsun… „Hoş gör“medim yani… Ludwig Wittgenstein isimli bir Alman filozof var. En önemli eseri Tractatus Türkçe’ye de çevrildi. „Felsefe dilsel eleştiridir“ der Wittgenstein. Anlamlılık/anlamsızlık konusunda çok faydalı bilgiler öğrendim ondan… Keşke bana yazdıklarındaki anlamsızlığı gerekçelendirseydin, o zaman söylediklerini değersizleştirme olarak niteleyemezdim… Ben yazında sözünü ettiğin konularla (parti kapatmalar, işçi grevleri) bilgili biri değilim. Bildiğim türküyü söyleyebilirim sadece (bunu daha önce de yazmıştım). „Diş fırçalama alışkanlığıyla demokrasi arasında dolaysız bir ilişki var mı“ sorusu işçilerin grevi kadar beni ilgilendiriyor mesela… Bu türküyü de beğenmeyebilirsin, bu durumdan rahatsız olmam… Ama anlamsız bulmanı honki ponkiyle değil de keşke (bu da benim dileğim) Wittegenstein’la ilişkilendirseydin…

„Dilimin sınırları dünyamın sınırları demektir“ demiş Wittgenstein…
Wittgenstein’ı anlamakta zorlananlar için David Pears’ın Afa Yayınlarından çıkan Wittgenstein isimli kitabını öneririm. Pears’ tan bazı alıntılar…
„İnsan, felsefi bir kavrayış edinebilmek için dili yanlış anlama günahını yaşamak zorundadır“.

Felsefenin ne olduğunu merak edenler, felsefecilerin bunu pek de kolaylıkla yanıtlayamamalarına çoğu kez şaşırırlar… Bunun nedeni, felsefenin birçok konuyu kapsamasıdır“.

„Her kuram, kendisinin yanıtı olduğu bir soruyu önden varsaymak durumundadır“.

Murat Ağabey Wittgenstein’ın felsefesindeki en önemli kavramlardan biri (bana göre) „özel dil“ kavramıdır. Belki ben de farkında olmadan burada sadece kendi anlayabileceğim özel bir dil geliştirdim… Aslında başkalarının anlamadığı, sadece konuşanın/yazanın anladığı özel bir dil geliştirmek bana göre şizofrenik bir durumu oluşturmak anlamına da gelir… Belki sen haklısın… Sadece kendi türküsünü söyleyen, kendi yazdığını kendi anlayan (kendi bile anlamayan) bir adam…

Hepimizin yaşamında karşılaştığı bir an vardır. Kendi türkümüzü söylediğimiz. İşkence görenler bilirler o anı. Kendi türkülerini söyledikleri… Sonsuz çaresizliklerin, çıkmazların olduğu anlarda „o an“ı yaşarız… Bireysel olamanın ötesinde bir yerlerdedir… Umberto Eco’nun „Gülün Adı“ romanında vardır. Hrıstiyanlığı karaladığı gerekçesiyle ateşe verilmeden önce divane Salvatore kendi türküsünü söylemeye başlar… Dünyayla ilişkimizin bittiğini sandığımız, ama aslında dünyaya en sıkı sarıldığımız an. Gündelik olanın ötesine geçmek ve başka bir düzeyde dünyaya, yaşama sahip çıkmak… Salvatore’nin türküsünü söylediği an böyle bir an işte… Her televizyon haberinden etkilenmeden arınabilsek, yaratılan gündemlerin ardından koşmaktan bir yorulsak… Sonra da sırtımızı bir yere yaslayıp bir türkü tutturabilsek… Belki seninle birbirimizi hala anlıyor olmayız… Ama söylediğim/söylediğin tüküye ritim tutarsın/tutarım… Bu bile çok şeydir aslında… Ben İspanyolca bilmem… Victor Jara’nın Santiyago’da öldürülmeden önce söylediği Venceromos (Biz Türkü/Şarkı Söyleyeceğiz) parçasının sözlerini anlamam. Ama bu parçanın anlamsız olduğunu da söylemeye dilim varmaz… Ben her dinlediğimde anlamasam da hüzünlü bir ritm tutarım Victor Jara’ya…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın