Anasayfa / İsmet Cantekin / Camiye zarar vermekten 7 yıl hapis cezası

Camiye zarar vermekten 7 yıl hapis cezası

Camiye zarar vermekten 7 yıl hapis cezası

U L U       C A M İ İ` N E     “I Z R A R”

Osmanlıca “Izrar” sözcüğünün sözlükteki Türkçe karşılığı “Zarar vermek , zarara uğratmak”dır.
Bu sözcüğün karşılığını o güne kadar bilmiyordum.Mahkemede öğrendim ama 5-7 yıl hapis cezası almaktan da son anada kurtulmuştum.
1970 yılında Bursa’da Tofaş Türk Otomobil Fabrikaları A.Ş  Bursa-Yalova yolu 10. km de, Demirtas Nahiyesi arazisinde inşaatı gece gündüz hızla devam ediyordu.Henüz işe alınan büro eleman sayısı, Gn.Müdür dahil 100 kişi anca vardı.Bende Bursa Metal-İş Sendikası Gn.Başkanıydım.Sendikamız Bursa Pilot Sanayi Bölgesinde Karsan A.Ş ,  SKT  A.Ş , Coşkunöz  A.Ş Burçelik  A.Ş işyerlerinde örgütlenmiş Toplu-İş Sözleşmesi imzalamış durumdaydı.İşyerlerinde yaklaşık 1500 işçi  çalışmasına rağmen, ilgisizlikten 45 üyeye düşmüştü.İlk elde işçilerle görüşerek üye sayımızı 1200 civarına çıkarttım.Üyelere Çakırhamam çay bahçesinde eğitim seminerleri düzenliyordum.Açık havada hem sohbet ediyor, hem de sendika ve işçileri ilgilendiren yasalar üzerine tartışma açıyordum.
Tofaş’da örgütlenme faaliyetlerine başlamıştık.Bu arada İstanbul’dan, işverenin kurdurduğu bir sendika, gelmiş, lüks bir otelde çalışmalar başlatmıştı.Diğer taraftan da Bursa’nın önde gelen zengin ve siyasetçilerden, Cenkçiler ailesi, Adalet Partisi denetiminde bir sendika kurdurmuştu.Başkanlığına da oğulları Yusuf Ziya CENKÇİLER’i getirmişlerdi.Örgütlenme çalışmaları kıran kırana sürüyordu.
TOFAŞ Türkiye’de kurulmakta olan ilk otomobil fabrikası olması bakımından, medyada sanki Almanya’dan aşina olduğumuz dev fabrikalar gibi 100.000 işçi çalıştırılacakmışçasına, reklam yapıyorlar işsizlere umut veriyorlardı..Her gün fabrika önünde birkaç yüz kişi iş için kayır yaptırmak için sıraya giriyordu.İşyeri hem işçi sayısı hemde, “Otomobil Üreten Fabrika” olması bakımından her yönüyle çok önemliydi.
Eski Belediye binasının önünde, Atatürk Caddesi kenarında 3 katlı binada Gazeteciler Cemiyetinin bürosu vardı.Binanın en üst katı teras şeklinde yazın masalar atılıp oturuluyor ve yemek yeniyordu.Bende gazetecileri tanıdığımdan, arasıra uğrar , yemek yer, biriki kadeh de rakı alarak yorgunluk atardım.Hemde diğer tanıdık kişilerle yerel konularda konuşur haberleşirdik.
Yine bir akşam yemek yemiş ve geç vakit eve gitmek için ayrılmıştım.Birkaç yüz metrelik cadde boyundan giderken. Ulucamii duvarına paralel elektrik direklerine, ellerinde fırça ve teneke yapıştırıcı ile afiş yapıştırıyorlardı.Birden yanlarında duran polis arabasından inen polisler, gençlere coplarla sille tokat giriştiler.Ben o zaman faaliyette olan İstanbul Bankasının kapısı önünde durup ortalık yatışsın diye beş-on dakika bekledim.Polisler gençleri alıp gittikten sonra, cami duvarı boyumca eve doğru yürümeğe devam ettim.Ulucamii’nin batı köşesinden aşağıya, Fomara’ya doğru yol iner.Köşeden 15*20 metrede de camiye girmek için Batı kapısı vardır.Sokağın başında da büyük tarihi bir çınarın yanına geldiğimde, bir bana aniden sarıldı.Bende refleks olarak adamı savurup kurtuldum. O anda arkandaki diğeri başıma bir şeyle vurdu.Gözlerim kararıp yere düşmüşüm.
Uyandığımda 300 metre yakındaki ÇARŞI Karakolundaydım.Yanımda iki üniformalı bekçiler de vardı.Polislerden birinin bir gözü mavi diğeri siyah biriydi.Bende Çakırhamam mahallesinde oturduğum için duymuştum.Çok gaddar ve sinirli biriymiş.Gözüne bakarak gülenleri karakola çekerek dövdüğü söylenirdi.
Yüzümü yıkamak için lavaboda,aynadan gördüğüm kadarıyla, başımdan kan akmış, şaçlarıma yapışmıştı.Bana vuran içeride gördüğüm bekçilermiş.
Geri döndüğümde Polis bana daktiloda hazırlamış olduğu iki sahifelik ifadem olduğunu söylediği kağıtları imzalamam için önüme uzattı.Okuduğumda şaşırmıştım.Güya ben“Ulucamiye girerek  cami mihrabını tekmelemiş, ve etrafı tahribetmişim.Bekçiler de etrafa zarar verirken suçüstü yakalamışlar.Bu arada vazifesini yapan bekçilere mukavemet ederek, devlet memurunu da darp etmişim….”
Ayrıca aşırı derecede alkollüymüşüm.Bu konuda Doktor raporu da ekteydi.Halbuki ben ne ifade verdim nede doktor filan görmemiştim.Olay dehşet vericiydi.Eğer istedikleri, gibi bu ifadeyi imzalarsam, başıma büyük belalar geleceği aşikardı.Polise “böyle bir ifade vermediğim gibi, ben doktor tarafından da kontrol edilmedim”.Saydığım nedenlerle imzalamayacağımı ifade ettim.Bana “Ulan şerefli Türk Polisi yalanmı söylüyor demek istiyorsun” diyerek çok kötü küfretti.Benim küfre karşı aşırı alerjim vardı.Elimde olmayarak aniden bir yumruk atmışım,Adam sandalyesinin üzerine çöktü.Akabinde diğer birkaç Polis ve Bekçiler üzerime  çullandılar ki, deme gitsin.Kim ne bulduysa, copla, sille tokat, tekme ne varsa yermisin yemezmisin?
Bayılmışım;Uyandığımda, daracık merdivenle inilen, bodrumdaki demir kapılı, 1.50 yüksekliğinde 6-7 m2  “Nezaret”te buldum kendimi.İçerisi pislik kokuyordu.Duvarın içine oyulmuş yatacak beton yere uzatmışlar, herhalde birkaç saat yattığımdan üşüyerek uyanmıştım.Çok susadığımdan bağırarak su istedim.Gerçekten söylediklerime inanmak güç olduğunu biliyorum ama gerçektir.. Bir Polis kova içinde su ile insan pisliğini karıştırmışlar ve bana merdivenlerden “Al ulan sana su” diyerek üzerime boca etti.Baştan aşağı ıslanmıştım.
Günlerden Cumartesi ve o tarihte daha tatil değildi.Sabah oldu; beni özellikle Polis kelepçesiyle değil, Jandarma sevk zinciri ile bağladılar.Araba ile Adliyeye gittik.İndirip içeride kalorifer peteğine de zincirle bağladılar ve Basına da haber vermişler, muhabirlerde gelmişlerdi.Onların çoğu ile tanışıyorduk.Adliye-Polis Muhabirleri bu konularda tecrübeli olduklarından, ortalıkta olağanüstü bir durum olduğunu anladılar.Polislerin ısrarlarına rağmen bi tanesi dahi fotoğrafımı çekmediler.
Bir süre sonra mahkeme salonuna götürüldüm:Salonda bir hakim ve bir savcı vardı.Savcıyı görünce de korkmadım desem yalan olur.Bir kulağı kesik, meşhur bir  MHP  sempatizanlığıyla tanınan savcıydı.İçeriye alınıp Hakim kimlik tespiti yaptıktan sonra Savcı iddianamesini kısaca okudu.Olayları tamamen gerçek dışı düzenlenmiş bir senaryo olarak okurken, sık sık “Izrar” sözcüğü geçiyordu.Diğer okuduklarını anlıyorum da, o kelimeyi hayatımda ilk kez duyuyordum.
Sonunda Savcı hakkımda “Suçüstü usullerin uygulanarak hakkında Ulucamii Izrar suçunu işlediğim subuta erdiğinden 5-7 yıl hapisle cezalandırılmamı, Yüce Mahkemeden arz ve talep etti”.Polis ve Bekçilere karşı mukavemet ve darp içinde ayrıca “Kamu Davası” açılacağını da bana bakarak sanki zevk alıyormuşçasına ilave etti.
Bunu duyunca iyice ayıldım.Yavı boşu boşuna gürültüye geliyordum.İşin şakası filan yoktu.Kulaktan duyma bilgilerime göre, suçüstü mahkemesinde hemen hüküm verilir, ve anında da hapishaneye gönderilirmiş.
Savcı delil olarak gazetelere sarılmış, iplerle bağlı ve çözülmesin diye kırmızı mumla üzeri mühürlenmiş “bir şeyi” Hakimin önüne koydu.Gerçekten korkmuştum.Kafama takılan soru “o şey “   neydi? Silah filan olamazdı, zira silah taşıma alışkanlığım yoktu.
İfade için ilk Bekçi içeri girdi.”Beni Caminin içinde etrafı tahrip ederken yakaladığını, aşırı derecede sarhoş olduğumu, ve kendisine mukavemet ettiğimi, dışarı çıkardığında, benim onu darp ederek yere yıktığımı, canını kurtarmak için düdük çalarak diğer Bekçilerden yardım istediğini, benim hayretle açılmış gözlerime baka baka söylüyordu.
Artık bir gerçek komplo karşısında olduğumdan kesinlikle emindim.Ancak nasıl kurtulurum diye düşünüyor ama Bekçilerin ifadelerinden sonra umudum iyice kırılmış ve  moralim fena halde bozulmuştu.
Hakim bana dönerek “Şimdi sen de savunmanı yap” dedi.İlk elde Hakime “Efendim Sn.Savcının iddianamesinde geçen “Izrar” sözcüğünü maalesef anlamını bilmiyorum Acaba ne dir, sorabilirmiyim?” dediğimde hakim durumu açıkladı.”Sen Ulucamii tahrip ederek yıkmağa çalışmışsın! Ne istedin bu tarihi eserden anlat bakalım” diye sert çıkınca , daha da moralim çöktü.Delili görmek istediğimde, özenle sarılıp sarmalanmış ambalaj açıldığında, birçok cam parçaları ve kırılmış bir tahta çerçeve, siyak yazı ile yazılmış bir levha ortaya çıktı.Kağıt levhada, iki ayakkabı taban tabana getirilerek altta da yazı ile “Ayakkabıları böyle tutunuz” yazıyordu.Nedense camilerin kapı girişlerine, o zamanlar böylesi bir ikaz levhası asılırdı.
Biraz ferahladım.Başladım olayları en ufak detayına kadar anlattım.İlaveten “Efendim bu camii Osmanlı İmparatorluğunun 4.Padişahı Yıldırım Beyazıt tarafından 1402 yılında inşa edilmiştir.Türkiye namaz kılınan yeri bakımından, Sultanahmet camiinden de büyüktür.Sultan Yıldırım Beyazıt, 1396 yılında Avrupalıların çok büyük bir ordusunu yenerek Niğbolu Meydan Savaşını kazandığı zafer anısına yaptırmıştı.Hem ben tarihi bu anıta ve Yıldırım Beyazıt Sultan’a da saygım büyüktür…….”
Bu arada tarih bilgilerimi zorluyor, aklıma ne gelirse sıralıyordum.”Yıldırım Beyazit, haçlılarca kuşatılmış Niğbolu Kal’asına gece tek başına giderek kale komutanına Bre doğan bekle yarın kal’ayı alacağız dermesiyle bu cesueca hareket üzerine kendisine Yıldırım lakabı takılnmıştır….”
Bursa’da adıyla anılan semtte “Emirsultan” da camii yanında türbesi olan din alimi Emir Sultan, Yıldırım Beyazıt’ın damadıdır.Söylentilere göre, Yıldırım bu büyük ve emsalsiz yapı ile çok böbürlenmiş.Emir Sultan da Sultanın çok içki içmesine atıf yaparak “Bari bir köşesine Meyhane de yaptırsaydın” deyince, güya Yıldırım Ulucamiin kuzey duvarına bir Meyhane yaptırmış..
Tabii bu söylentidir:Yaptırmış mı yaptırmamış mı bilemem!!
Bu arada başımı Hakime yaklaştırarak hala kurumuş kan izlerini de gösteriyordum
Bu yazımı okuyan dostlar şaka yapmıyorum.Ayrıca mizah da yapmıyorum:Ayniyle vakidir.Yoksa ilk elde hemen 5-7 yıl hapis var işin ucunda….
Hakim başını çevirerek sıkılmağa başlayınca aklıma bir fikir geldi.Hakime dönerek “Sayın Hakim bey.Eğer bu cam çerçeve yi ben kırmışsam hiç olmasa ellerimde kolumda bir parça olması gerekmezmi?”Sanırım  Hakim olayın gerçek olmadığının beklide farkına mı varmıştı ne, Savcıya fısıldaşarak bir şeyler söyleyip ban “Ceketini çıkar kollarını aç bakayım” dedi.Hemen yerine getirdim.Kürsüye yaklaşmamı işaret ederek ellerimi kollarımı yakından inceledi.Yine Savcıya kulaktan  bir şeyler söyleyip, karşıda duran, sonradan gelip bana vuran bekçiye işaret ederek ve bağırarak”Doğru ve hakikati söyle yoksa seni yalancı şahitlikten hemen rütbeni söker içeri atarım!”
İçimden derin bir “ooğğğhhhh” çektim.Olay benden yana gelişiyordu.Bekçi sağa sola rahatsız  biçimde bakarak Hakime “Efendim ben dışarıda düdük sesine geldim.Sanığın camide ne yaptığını görmedim”.Bu defa diğer Bekçide “Efendim az biraz sarhoştu.Cami kapısının yanından geçerken içeri doğru baktı ama ben camiye vuruyor sandım”.Hakimin sert çıkışı işe yaramıştı.Tekrar Savcının kulağına bir şeyler fısıldadı ve bana “Mahkemen tutuksuz olarak devam edecek; şimdi serbestsin” der demez dışarı kendimi zor attım.
Arkandan seslenen kişi Mahkeme Katibiydi.Bana “Hakimi ricası var, Bekçiler için herhangi bir şikayette bulunmasın dedi”.Bende “Kesinlikle emin olsun.Saygılarımı iletin” dedim ve doğru Adliye karşısındaki Avukatımızn bürusona girdim.Dava uzun sürdü.”Ulucamii Izrar” suçundan beraat ettim.Ama sarhoş olarak güvenlik güçlerine mukavemetten 3 ay hapis cezası yedim.Bu da tecil edilerek adli sicilime de geçilmemesi kararı verildi.
Bir ay sırtüstü yatamadım.Rahmetli annem, her gece yatmadan önce, sırtıma morarmış ve ezik yerlerime, hem beddua eder hemde krem sürerdi.
Böylece Osmanlı Tarihinin ve ülkemizin çok önemli bir Camii tarafımdan tahrip edilmekten kurtulmuş oldu.Benim de, bu olay kulağıma küpe oldu.Ulucamii yanından, yıllarca  belki yüzlerce defa geçerken her zaman bu olaylar sinema şeridi gibi gözlerimin önünde geçer ve gökyüzüne başımı kaldırıp gülümserim.
Benim başıma gelenler hani derler ya “Pişmiş tavuğun başına gelmemiştir” dersem, abartmış olmam.Aslında ülkemizde yaşayan her yurttaşımızın “Hayatı Roman”dır.TV’lerde bu adi dizi fulyasında, senaryo yazmasını bilsem herhalde , anılarım 32 kısım dizi olacağına, iddialıyım.Bu nedenle de ülkemizde, rahmetli Aziz NESİN. Muzaffer İZGİ   ( Vikpedi’de üşenmeden saydım daha 110 adet) gibi uluslararası ödül bile almış “Gülmece Yazarları” çıkmıştır.Ve halen Zerk’li Veli BAYRAK gibileri de aynı geleneği devam ettirerek yetişiyorlar.
Tofaş fabrikasında 4 kez yasal prosedürü ve pek çok sahte imzalara karşın, işyerinde üyelerimiz adına Toplu-İş Sözleşmesi yapmağa “ehil” olduğumuza dair,  5.kez  görülen dava sonucunda,Bursa İş Mahkemesi kararıyla, biz kazandık.MESS Madeni Eşya Sanayicileri İşveren Sendikası ile 6 ay süren çetin pazarlıklar sonucunda o tarihte Türkiye’de işçiler için yapılan ilk olan bu  Toplu-İş Sözleşmesiyle, en yüksek miktarı almıştık: Her yıl için saat ücretlerine seyyanen 1.-TL….
Bu olayı daha sonra Bursa Altıparmak’ta (eski adı Yahudilik) “Arap Şükrü Lokantasın” da (Çetin’in Yerinde)  kutlamıştık.Eve dönüşte Ulucamiinin uzağından karşı kaldırımdan yürümeğe dikkat etmiştim…

Sağlık dileklerimle sevgi ve saygılar sunarım….

ilginizi çekermi ?

Kritik siyasi durum

Kritik siyasi durum Ülkemizde tüm devlet kurumları ve erk ; Yargı, Yürütme va Yasama, asla …

Bir Cevap Yazın