Anasayfa / İsmet Cantekin / Bizim Köy

Bizim Köy

Bizim köy

Başlık, bilindiği gibi Köy Enstitüsü mezunu yazarlardan Sn.Mahmut MAKAL’ın ünlü romanının adıdır.Ben de köyde doğup halen köyle ilişkisini kesmeyen/kesemeyen kişilerden biriyim.

“Türkiye`de Sendikacılar” konulu bir panelde bana yöneltilen: “Siz kendinizi hangi sendikacı kategorisine sokuyorsunuz?” sorusuna :”Son kuşak Köylü Kökenli Sendikacılardanım!” diyerek verdiğim samimi cevabım gülüşmelere neden olmuştu.Ama ben espiri değil “gerçeği” söylemiştim.Bu tespitimi, 1991 yılında Sendikalarımız yeniden açılıp örgütlenme çalışmalarımızda doğrulandığını gördüm.

Biz köylüler, bilmediğimiz bir konuya inanmak için alabildiğine öğrenmek için direniriz.Bu aslında korkumuzu gizlemek işçin yaptığımız bir kaçış ve sığınmadır.Bazen inandığımız bir kişi veya görüşe de körü körüne bağlanır ve ömür boyu unutmayız; hatta çocuklarımızı da kendimiz gibi yetiştiririz.Bizim ülkede bu yönümüzü iyi bilen “siyasiler” insanları bu duygusal yönlerinden tutarak kendilerine ve partilerine bağlamanın yolunu çok iyi bilirler.

Dedemiz hangi partidense, çıkarımıza tamamen ters olduğunu bile bile, biz de o partiye oy  vermeğe devam ederiz. Bu davranışa köyde “inat”, şehirde de “prensip” diyorlar.

1980 öncesi ülkemizdeki işyerlerinde, henüz köyden şehre göçetmiş köylü kökenli işçiler çoğunluktaydı. Örgütlenmede konuşmalarımızda kolay anlaşabiliyor ve ikna edebiliyorduk. Ayrıca bir kez söz verdiklerinde de “öldüm Allah” geri adım atmazlardı. Grev’lerde en zor görevleri onlara verirdik. Bunda, bizim de köylü kökenli olmamızın payı büyüktü.

1991 sonrası örgütlenme çalışmalarımızda karşımızda bambaşka işçiler gördük. Pek çoğunun okullu, lisan bilir, giyimi kuşamı ve  davranışlarıyla, şehir yaşamına uyum sağlamış gençlerle karşılaştık. Konuşmalarımızda, bizlere boş bakışlarından, onları etkileyemediğimizi anlıyorduk. Bir arkadaşım bu duruma “Yavı bir türlü frekansımız tutmuyor!” diyerek durumu özetlemişti.

1997 yılında oğlum Emek kısa dönem askere gidince, masaüstü bilgisayarı bana kaldı. Gelinim Elif bana e-mail adresi de alınca, başladım oynamağa…

Aklımda “Acaba Kangal’daki Zerk Köyünün sitesi varmı ki?” derken buldum. Ve nekadar sevindiğimi anlatamam. Site ile haberleştik.7-8 yaşında bıraktığım öğrencileri doğal olarak büyümüşler, çocuk, torun sahibi olmuşlar; ama yine de beni hatırlayanlar çoğunluktaydı.

İlk zamanlar siteye birkaç paragraflık yazı yazmağa başlayınca, açıkçası zorlandım.

Ben sendikalarda 300-500 sahifelik “Faaliyet Raporları” ve yüzlerce bildiri kaleme almıştım ama, bir konuda düşüncelerimi çok özendiğim yazarlar gibi, düzgün ve kurallarına uygun bir dil ile yazmanın çok daha zor olduğunu gördüm. Sendika çalışmalarımızdaki yazılarımız, basma kalıp ve istatistiklerle dolu, bildirilerimiz ise “Resmi Gazete” gibi birbirinin benzeri ifadeler taşırdı.Yazılarımı defalarca gözden geçirmeme rağmen, sitede çıktıktan sonra imla ve noktalama hatalarını görüyorum. Sanki daha önceki kontrollerimde gizlenmişler….

Yine de dostlarımın anlayışına sığınarak hatalarımdan dolayı özür dilemek istiyorum

Zerk Köyü sitesinde tesadüfen Kürkçü´lü Şükrü TOPKAYA ile tanışıp dost olduk. Bana Kurcik sitesini önerdi. Bir ara kendimi tanıtıp birkaç yazı yazmıştım. Sitede yönetici ve diğer yazarlar, beni dostça karşılayıp ilgi ve sevgi gösterince, tahammüllerine sığınarak, eski anılarımı yerli-yersin yazıp duruyorum!

Bu arada Zerk Köyü’ndeki İlkokula, köyümüzün güneyindeki Davulbaz ve kuzeyindeki Tekke Köyünden de öğrenciler geldiğinden o sitelere de “Merhaba” diyerek ses aldım ve yazılarıma oralarda da devam ettim.

Bu süreçte Sitelerde “Politik konularda yazılar yazılsın mı, yazılmasın mı” tartışmalarını kimse önleyemedi. Durum kötüye ayni köyden dost hatta akraba kişilerin tartışmaları, kavgaya dönüşme noktasında, ilk Davulbaz sitesi, tak,bende Tekke sitesi Yöneticileri tarafından kapatıldı. Zerk sitesi Yöneticileri ek bir Forum sitesi ile ve akıllıca davranarak siteyi zorluklarla olda da yaşatıyorlar.

Kurcik sitesinde ise böyle bir sorunla karşılaşıldığına tanık olmadım. Herkes “faşizm” hariç görüşlerini yazıp anlatabiliyor. Özellikle  Sn.Mustafa AKYAR öğretmenimizin nefis uslubu, hatasız Türkçesi  ile şiirleri ve yazılarını okumak ayrıca bir güzellik ve zevk veriyor insana…

Sitede daha pek çok kişi ilginç yazılarını her sabah ziyaretimde mutlaka okuyorum.

Özellikle sitemizin “kötü adamı” Erol taşın her yazısı benim için bir seminer gibi oluyor. Mamo’nun da yazıları öyle..

Ben geçmişte olabildiğince imkanlarım içinde kitap okumuştum. Ama bunların çoğunu,  ideolojik içerikli Marksizm’e aid bilgiler taşıyan kitaplar teşkil ediyordu. Gerçi Sn.Şahap ERASLAN’ın bize alıntılar aldığı dünya çapındaki yazarlar hakkında arada bilgilendirmesi sayesinde, isimlerini basında gördüğüm, kişilerin kitaplarını okumadan bilgi sahibi oluyorum.

Sevgili Elif AKBULUT’un, Facebook’ta kaydettiği fotoğrafları gördüğümde içim“Yılanlı Dağına” tırmanmak geldi. Ben zaten eskiden işmde, Torosları, Kazdağları gezdiğimden, dağlarda dolaşmak bana sonsuz özgürlük duygusu verirdi. Bu duyguyu uzun zamandır tatmaya fırsatım olmadı. Takıldık kaldık, her tarafta otomobil, asfalt ve demir-beton içinde şehirlere hapsolmuş gibi hissediyorum kendimi.

Her taraf  “Teneke, plastik ve beton”dan  bir kafes gibi,  nefes almakta zorluk çekiyorum.

Çevrede ilişkiler genellikle “çıkar ilişkisi” şekline dönüşmüş, herkes geçim derdinde deli gibi koşuşturup duruyor…

Bu mekanik ve aşırı bireyselleşmiş kişilikler bana göre olmadığından, ben, dostlarımla birlikte gezip dolaşmak, konuşmak türkü söylemek, halay çekmek, ağıt yakılırken hüzünlenmek istiyorum. Bu nedenle Everest Mamo’nun olsun, bana eteklerinde rakı içip, “erkeç” etinden büryan yediğim, şiir okuyup türkü söylediğim, Toros, Beşparmak, Bosdağ, Madran, eteğinde Homeros’un Troya’sını, diğer tarafta Edremitın denizini, az beride, Bursa Uludağı versinler…

Benim hayalimde Yılanlı dağı daha etkili. Zira Zerk Köyünde her sabah Tekke üzerinden baktığım başı dumanlı “Yılanlı Dağı” benim hafızamda nedense daha canlı…

O zaman içimden bir türküyü söyledim:”Başı dumanlı viran dağlar” mı ne idi!

Geçenlerde Erol TAŞ’ın kara mizah yazısı siteyi karıştırdı. Bence Şahap ERASLAN Kurcik köylülerini birlikte eğlence gezi, ve söyleşide bulunamadığı için kıskandı. Kendisi katılamadığı için de “çamur atıyor”. Eminim bir gün o da pılısını pırtısını toplayıp, Yılanlı dağı eteğindeki bu küçük köye gelecek, Yılanlı dağındaki “göze” den buz gibi soğuk sulardan içerek, ince belli cam bardakta demli çayı zevkle yudumlayacaktır. O zaman işte ben de orada bağdaş kurup diğer dostlarla birlikte, Sevgili Şahap Kardeşimle, “Ne olacak bu kahpe dünyanın hali” konularında sohbet etmek isterdim.

Yazımı bizim ıralardan bir deyim ile bitirmek istiyorum:”Umut fakirin ekmeği, ye memet yeee….

<!–[if !supportEmptyParas]–> <!–[endif]–>

İlaveten “Dağ dağa kavuşmaz, insan   insana kavuşur” denmiştir. Doğru olabilir…….

<!–[if !supportEmptyParas]–> <!–[endif]–>

Herkeze güzel sağlıklı ve mutlu günler diler sevgi ve saygılarımı sunarım

ilginizi çekermi ?

Kritik siyasi durum

Kritik siyasi durum Ülkemizde tüm devlet kurumları ve erk ; Yargı, Yürütme va Yasama, asla …

Bir Cevap Yazın