Anasayfa / Mustafa Akyar / BIR GEÇ KALMIŞ YANIT, BIR KORKU, BIR ANI.

BIR GEÇ KALMIŞ YANIT, BIR KORKU, BIR ANI.

 

Bir geç kalmış yanıt, bir korku, bir anı.
Sevgili Hüsnü Çavuş,
Sormuştun ya…
“Sizce nedir?” diye, “Namus…”
Ne bağımsızlık uğruna savaşmaktır namus.
Ne iki bacak arası.
Bana sorarsan namus,
Kısacası;
Önce kendini kandırmamaktır
sonra da başkasını…
Kaçıp Gitmek Çocukluğuma
Hiç kusuruma bakmayın.
Ben hergün değişen ya da değiştirilen gündemlerden bunaldım.
Ne oluyor? Neden oluyor? Birbirine karıştı.
Ya da ben karıştırdım.
Bir bakıyorsun bir yapıya başlanmış,
bir bakıyorsun yapı yerle bir
ve bir bakıyorsun bir yığın insan,
ve bir yığın emek yapının altında kalmış.
Birşey anlamak mümkün değil.
Bize aktardıkları şeyler, yedikleri nanelerin kuru kırıntıları.
Bu kırıntılarla kendimize göre yorumlar yapmanın bir anlamı da kalmadı.
Doğruyu yakalamak ne zor oldu böyle?
Yani kardeşler, bunaldım. Düşünemiyorum artık.
Düşüncelerimden kuşkulanıyorum gayri, “Acaba böyle mi?” diye.
Yani kısacası karmakarışık oldu herşey.
Yani kısacası düşünmek, yorumlamak her yiğidin kârı değil öyle.
Yani kısacası bu iş gittikçe zorlaştı.
Yani ve sonuç olarak korku bürüdü içimi.
Karamsar değilim yoo…
Korkuyorum ama korkak değilim loo!
Ey suları bulandıranlar!
Durulacak bu sular elbet.
Kürtçe’nin o güzel sözcüğü “Zelal” yine geri gelecek.
Duru… dupduru olacak yaşamak sabret.
Şöyle berrak mı berrak!…
Ve öyle zor olmayacak o zaman
namuslu olmak.
Burdan baktın mı karşıyı görebileceksin mertçe.
Burdan baktın mı ayırabileceksin güzeli çirkinden.
Düşünebileceğiz yine duru.. dupduru elbette.
Kendinden emin… yalansız…
Ve elbette can kardeşim..
Söyleyeceğiz de düşündüklerimizi yine
açık.. apaçık
ne kendimizi
ne de başkalarını kandırmadan…
Ama şu an
korkularım beni alıp loşluklara götürüyor kan kokan.
Çekiyor elimden beni bilmediğim zındanlara.
Sesler duyuyorum acının içinden gelen çığlıklara karışmış.
Duvarda yankılanan anılar.
Aklımda sevda dolu parçalanmış yürekler var…
Ve nice yok olan canlar…
Yani can kardeşim.. korkmaya başladım
Korku bürüdü yüreğimi, çekiyor ellerimden.
Sürüklemeye çalışıyor bilmediğim karanlıklara.
İşte bu yüzden,
tam da bu yüzden
tam da bugün
çocukluğuma doğru kaçıp gitmek istiyorum.
Gelmek isteyen gelsin peşimden.
Benim Sinema Makinam
Sinema salonları benim için mucizelerin oluştuğu ve bunu çok kolay, çok ucuz izleyebildiğim bir yerdi.
Rüyalarınızın gerçekleştiği o beyaz perdenin bir uyarı ziliyle açılışı, ışıkların yavaş yavaş söndürülüşü, bilinmeyen bir yolculuğa hareketin gizemli işaretleriydi sanki..
Bir heyecan basardı içimi tam o anda. Acaba neler olacaktı bu filmde?
Nerelere gidecektim, neler görecektim? Neler öğrenecektim?
Saat tam ikibuçuk.
Ve film başlıyor.
Önce reklamlar.. Gelecek filmlerin reklamları.
“Pek yakında… bu sinemada!”
Anama yalvara yakara , babamı razı ettirmişim demek ve oturmuşum sinemadaki koltuğa.
Saat tam ikibuçuk.
Matinenin başladığı an.
Ve bilinmeyene başlayan yolculuk.
Bende büyük bir heyecan…. Film başlıyor.
Sanıyorum o yıllarda herkesin sevdiği bir şeydi sinemaya gitmek ve orada film izlemek.
Ben bu işi galiba o yaşlardan beri çok sevmiştim.
Televizyon yoktu, ondan mı? Yoksa bir başka nedeni mi vardı bunun bilmiyorum.
Sadece bildiğim ve hiç unutmadığım bir saat vardı.
Saat iki buçuk…
Bu saat oldukça önemliydi. Sinemaya gitmediğim günlerde bile saatin tam ikibuçuğu gösterdiği an, bende bir heyecan…
“Film başladı…”
Çok büyük ve bir başka sevgiydi bendeki galiba.
Arkadaşlarım o denli değillerdi sanıyorum.
Hergün gitmek istiyordum sinemaya. Ama hergün.
Elbette ki bu olanaksızdı. Önce anneme yalvarırdım babamı ikna etsin diye.
Babam da ancak ayda bir ikna olurdu.
Bir ay beklemek istemiyordum.
Bu işin bir çaresi olmalıydı.
Yaşım kaç? İlkokul sıraları.. On.. onbir yaşları..
“Sinema makinasının nasıl yapıldığını anlatan kitabınız var mı?” dedim kütüphanedeki sürgün öğretmene.
Sürgün bir öğretmendi galiba. Kafamda öyle yer etmiş nedense.. Çünkü çocuklarla şakalaşan, onlara bir başka şekilde yaklaşan bir öğretmendi. Böyle öğretmenler sürülür diye kalmış aklımda. Onu önce okul kütüphanesine, daha sonra da merkez kütüphaneye atadılar.
Ve o öğretmeni ben de, herkes gibi çok severdim. Bize zaman zaman öykü kitapları, zaman zaman masallar okutur, bazen de kendi okurdu yaptığı şakalarla karışık. Hatta zaman zaman kütüphanede film izlediğimiz olurdu. “Çorak topraklarda tarım” gibi filmler. Ama olsun, bu filmlerden birşey anlamasam da o siyah-beyaz hareketleri, karanlıkta yapılan o ışığın mucizevi dansını ve dansın beyaz perdede bıraktığı izleri izlemeyi çok seviyordum.
Sinema masalların yurduydu.
Bir varmış bir yokmuş gibi
Karanlıkta var, ışıkta yoktu.
Ve o öğretmen sorduğum soru karşısında şaşırdı kaldı.
“Sinema makinasının nasıl yapıldığını anlatan kitabınız var mı?”
“Ne yapacaksın Karaoğlan? Sinema makinası mı yapacaksın?”
“Evet..” dedim “Evet öğretmenim, sinema makinası yapmak istiyorum.”
“Allah allah! Olur mu evladım?”
“Sizde böyle bir kitap var mı acaba?”
“Dur bakalım..” dedi çaresiz ve gitti. Şaşkındı..
Birazdan elinde bir kitapla geri geldi. Sevinçten uçtum tabi.
Kütüphaneye üye olduğum için aldım kitabı ve eve döndüm.
Tabi hemen başladım okumaya.
Şekiller, sinema tarihi, çeşitli sinema makinaları ve bir yığın bilgi.
Anladığım çok şeyin yanında anlamadığım çok şeyi de içeriyordu kitap.
Ama şunu iyi anladım ki, sinema makinası yapabilmek için güçlü bir ışık kaynağı gerekiyordu önce.
Daha sonra en az iki mercek.. Biri ışığı toplayan, diğeri görüntünün ters duruşunu düzelten mercek.
Üçüncüsü de film.
Tabi bir de bu filmi, ışık kaynağının önünden belirli bir hızla geçiren bir motor.
Bunlar o günlerde benim bulabileceğim şeyler değildi elbette.
Örneğin bir motoru, ve merceği bulamazdım.
Ama iki mercek bulsam belki de sinema makinası yerine bir slayt projektörü yapabilirdim.
Gözlükçülere gittim hemen.
“Merceklerin fiatı kaça?”
“Pahalı.”
Benim o günlerde ödeyemeyeceğim kadar pahalı.
Nerden bulabilirdim eski bir gözlük? Bulmak mümkün mü?
Gözü bozuk olanlar bile bulamıyordu çoğu kez…
Hemen kütüphaneye gittim.
“Öğretmenim, bana merceklerin nasıl yapıldığını anlatan bir kitap gerekli. Var mı sizde?”
“Hımm.. “ dedi sürgün öğretmen. “Şu sinema makinası meselesi… Bekle…”
Yüzünde mutlu bir tebessümle geri döndü. Elinde bir kitap.
Kitap, merceklerin nasıl yapıldığını anlatıyordu.
Bir karton kağıda küçük bir delik delin.
Bu deliğin üstüne bir damla su koyun.
İşte size bir mercek.
Yaptım.
Gerçekten de bir mercek oldu.
Yazıları büyük gösteriyordu.
Demek ki birşeyin mercek olabilmesi için saydam ve tombul olması gerekliydi.
Yani bir su damlası aynı zamanda bir mercekti.
Bu mercek yatay durduğunda iyiydi güzeldi de, bana gerekli merceğin dikey durması gerekiyordu. Bu yaptığım mercek dikildiği zaman haliyle su damlası akıp düşüyordu.
Dikey durabilen tombul ve saydam bir şey bulmam gerekiyordu.
Aylarca aradım.
Bulamadım.
Bu arada bir yığın kitap araştırdım okudum.
İçimdeki dürtü beni rahat bırakmıyordu.
Sinema makinasını yapmalıydım.
Saat ikibuçuk.
Film başlamıştır şimdi.
Bir akşam yere serili yataklarımıza yatarken, tavanda sallanan ampülü gördüm.
Tombuldu ve saydamdı.
A! İçine su doldurusan büyük bir damla olurdu bu?!
Buldum!
Buldum da, bozuk ampül bulmak öyle kolay değildi ki!
Çatıda bir tane vardı. Ama ikincisini bulmak için ampüllerden birinin geçmesi gerekiyordu.
Yani bozulması.
Beklemekten başka yolu yoktu.
Evdeki eski ampülü buldum ve üstündeki metal bölümünden dikkatlice bir delik açıp, içindekileri boşalttım. O küçük delikten su doldurup, sakızla kapattım ampülü.
Ve gerçekten bir mercek olmuştu.
Sevinmiştim.
O mercekle epey bir zaman oynadım. Güneş ışığını bir noktaya toplayıp kağıdı bile tutuşturdum. Bunlar harika şeylerdi. Harika olduğu kadar da tehlikeliydi.
Gözüm gibi bakıyordum merceğe. Ama bana ikinci bir mercek gerekliydi acele…
Aradan aylar geçti belki de.
Birgün Sivas’ın Kazancılar mahallesinden çarşıya doğru yürürken, bir de baktım küçük bir çocuğun elinde bozuk bir ampül. Eline almış, toprağa vuruyor.
Toprağa vuruyor yav!?
Ya şimdi kırılırsa?
Hayret, kırılmamış şimdiye kadar. Belli ki çocuk onunla oynamasını bilmiyor.
Benim için büyük değeri olan o ampülü almak istedim tabi.
Cebimde yirmibeş kuruşum var. “Çocuk da sevinir, ben de…” dedim ama hiç öyle olmadı.
“Vermem!”
“La gardaş, bak sana yirmibeş kuruş veriyorum la.. Bak dondurma alır yersin.”
“Vermem!”
Pataklamak istiyorum çocuğu.. Kızıyorum içimden ama yalvarmayı sürdürüyorum…
“Bak, simit de alabilirsin, şeker de.. Şimdi bana vermesen, kırılacak. Hadi gardaş..”
“I-ıh! Vermem!”
Çok yalvardım kısacası. Olmadı.
Ama ben aylardır aradığım ampülü bulmuşum. Almadan gitmek istemiyordum.
Kaptım çocuğun elinden ampülü, attım yirmibeş kuruşu üstüne.. Pır!
Uçtum.
Artık beni yakalaması olanaksız.
İkinci ampülü bulmuştum.
Şimdi bir kutu yapmalıydım ağaçtan.
Yaptım.
Kutunun arkasından açtığım bir delikten bir lamba yerleştirdim. Tabi bu lamba misafir odasındaki lambaydı. Geçici olarak, gizlice söküp oraya takmıştım.
Babam duysa, ya da bir misafir gelse yandım.
Kutunun üstünden açtığım iki delikten de iki merceğimi yerleştirdim. Ve kutunun önünden açılan delikten de ışık duvara vuruyordu.
Filmi merceklere uygun uzaklığa yerleştirdiğimde net bir görüntü elde etmem gerekiyordu duvarda.
Işık kaynağım pek güçlü değildi ama merceklerin ışığı bir noktaya toplaması, uzalaştığında dağıtması hoş bir deneydi. “Odak noktası” denilen şeyi o zaman çok iyi öğrenmiştim.
Ama şimdi bana film gerekliydi.
Doğru sinemaya..
Orda çalışanlardan sordum. “Makiniste sor.” dediler. Makinist, sinema makinasını çalıştıran kişi. “Makinist seees!” bağırışlarından biliyordum.
“Ohooo!” dedi makinist. “Sennen mi uğraşacaaam lan!”
Hay senin makinistliğine..
Dedim ki kendi kendime.. yav bu filmler koptuğunda kesip, yapıştırıyorlar bunlar.
Peki kestikleri film parçalarını atıyorlardır.
Ee?
Doğru İstasyon Caddesindeki Esen sinemasının çöplüğüne…
Beni çöp bidonunun içinde bulacaklar, arkadaşlarım çöpün içinde görecekler diye hiç bir kaygım yoktu. Ben, sinema makinamı yapıp bitirecektim. Bana film parçaları gerekliydi. Gerisi umrumda bile değildi. Bu özgüveni her dalda, her yerde gösterebilseydim keşke…
Gerçekten de bir kaç film parçası buldum çöplükte. Bazıları kısa, bazıları da yirmi-otuz santim kadar uzundu. Bazıları renkli, bazıları siyah beyaz. Ama bulmuştum.
İşin garibi, bulduğum parçalarda çeşitli sahneler bulacağımı sanarken, hayal kırıklığına uğradım. Karelerin hepsi birbirine benziyorlardı. Allah allah! Neden?
Nedenini sonra anladım. Gözdeki yanılmayı kullanıp, saniyede yirmidört görüntünün ard arda akmasıyla, hareket elde ediliyordu. Bu yüzden yirmidört kare birbirinin küçük farklılıklarla benzeriydi.
Bulduğum film parçalarını getirdim eve.
Taktım yaptığım makinaya. Tam iki merceğin arasına.
Perdeleri çektim.
Fişi taktım.
Belli belirsiz bir görüntüyü duvarda yakaladım.
Akşamı bekledim sabırsızlıkla. Karanlığı.
Ve o akşam babama, anneme ve kardeşlerime ilk kez, büyük bir heyecanla gösterdim sinema makinamı ve çöplükte bulduğum filmlerimi.
Bunlar benim sinemalarımdı.
Şaşırmışlardı.
Mutluydum….
Sinema makinamın ömrü kısa sürdü.
Misafir odasından aldığım lambayı geri takmam gerekiyordu.
Bulduğum filmlerde de hareket yoktu.
Zaten hepsi birkaç taneydi.
Ama olsun.
Çok şey öğrenmiştim bu makinayı yaparken.
Gerçek öğrenmenin yolu da bu değil mi zaten?
Yaparak, yaşayarak…
Babam demiş ki anneme,
“Böyle şeylerle uğraşıp derslerinden geri kalırsa sorarım ona!”
Saat ikibuçuk… film başladı mı acaba?
Sivas’ın sinemalarında…
Ha,
Bu yazıyı size çocukluğumu övmek için yazmadım.
Hani dedim ki, belki çocuklarınız ya da torunlarınız da uğraşırsa böyle şeylerle..
Yardımcı olun kızmak yerine…
Bir şey daha..
Geçenlerde evde ampullerden biri geçti, bozuldu yani.
Çocukluğum aklıma geldi ve bir kez daha denemek istedim mercek yapmayı.
Üstündeki lehim kısmını açmak istedim… beceremedim.
Kırıldı ve elimde kaldı.
Şaşırdım.
Yahu ben o zaman nasıl yapmıştım basit bir çakıyla?
Demek yine dedikleri doğru;
Ağıt yakmak için birinin ölmesi gerek.
Birisi ölmeden yakılan ağıtlar ağlatmıyor insanı.
Kırılıyor ve elinde kalıyor… yüreğine işleyecek yerde.
Yani “Demir tavında gerek…”
Şimdinin olanakları, çocukluğumdaki sabrı alıp götürmüş.
Ve yerine sabırsızlık kalmış ellerimizde.
O da kırıp döküyor… yapmak yerine..
Sevgilerimle…
Yav hakketten, babam demişti ya anneme
“Böyle şeylerle uğraşıp derslerinden geri kalırsa sorarım ona!” diye.
Onu gerçekten babam mı söylemişti acaba?
Annemin kendi düşüncesi miydi yoksa?
Beni korurcasına…

ilginizi çekermi ?

Kuru kuruya bir yazı

  Önce herkese merhaba! Uzun bir yazı yazdım yaşlılar için günlerimi verdim yazıya bitti yazı …

Bir Cevap Yazın