Anasayfa / Şahap Eraslan / AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize girmiş olmasını, duygularımızın kapitalin ipoteğinde olmasını kabul etmek zor geliyor. Aslına bakarsansız “aşk baskısı” ruhsal dengelerimizi bile bozuyor farkında olmaksızın…

Modern aşk tasarımının nasıl oluştuğunu kendi bildiğimce anlatmak istiyorum bugün… Modern aşk tasarımı endüstrileşmenin sonucu ortaya çıkar. Yani doğum tarihi 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl başıdır.  Ziraattaki yenilikler, tarımsal ürünlerin üretimdeki artış çocukluk yaşlarındaki ölüm oranlarını azaltıyor. Tıptaki yenilikler/buluşlar, zirai devrim beslenmede de düzeltmeleri, gelişmeleri olanaklı kılıyor ve bu durum nüfus artışlarını da bereberinde getiriyor. Artan nüfus gelişen endüstrinin insan/işçi kaynağını oluşturuyor, çünkü gelişen endüstrideki üretim için yeni iş gücüne gereksinim var. Endüstrinin iş gücü gereksinimi insanların yerleşim düzenlerini de etkiliyor: Bu da endüstri merkezlerine köyden göçe neden oluyor. Tarımdaki yenilikler, endüstrinin gelişmesi, iç göçün artması, endüstri merkezli nüfus yoğunlaşmaları kültürde/yaşamda radikal değişiklikleri zorunlu kılıyor. Köydeki iş/yaşam organizasyonu değişiyor, geleneksel yaşam alışkanlıkları terk edilmek zorunda kalınıyor. İnsanlar yaşadıkları yerde (köyde) çalışırken, bu değişikliklerin ardından, çalıştıkları yerde (kentte, endüstri merkezlerinde) yaşamaya başlıyorlar. Kültür, iş, aşk, akrabalık, komşuluk her şey, ama abartısız, her şey değişime uğruyor.  Çalışma ritmini yabancılar (işverenler) belirliyor: İşe başlama saatleri, çalışma süreleri de işverenler tarafından belirleniyor (köyde çalışma ritmi, saatleri doğayla uyumludur. Mevsimler, hava koşulları, gece ve gündüz çalışma ritmini belirlerdi).  Böylece “çalışma disiplini” denilen kavram doğuyor. Bu durumu Fransız düşünür M. Foucault “mikro hukuk” olarak niteler. Mikro hukuk üç alanı kapsar:  a) Zamanda mikro hukuk:  İşe geç gelme, işe gelmeme, işi bırakma. b) Görevde mikro hukuk: İşte dikkatsizlik, işi ihmal etme, tembellik. c) Bedene ilişkin mikro hukuk: Jestler, vücudun duruşu ve temizlik. İş parçalara ayrılarak işçiler işin bir parçası haline getirildiler. İş bir süreç olarak kurgulanmasına karşın işçiler bu sürecin yalnızca bir bölümünü yapan parçalara dönüştürüldüler (böylece işçilerde yabancılaşma başladı). Aslına bakarsanız bu dönemde işçiler makinaların bir parçası gibiydiler. Yaşam da, tüm kurgularda iş/yaşamı (işyeri kavramı bu dönemde dile girdi) ve özel/yaşam olarak bölündü. Bu bölünme yerleşim, oturum ve  aile yaşamında radikal değişimleri getirdi. Köy yaşamında özel hayat ve iş hayatı iç içe iken kent yaşamı bir ayrışmayı doğurdu. Eşler köyde aileyi ekonomik, sosyal ve siyasal bir birim olarak tanımlarlardı ve aralarındaki karşılıklı bağımlılık en yüksek düzeydeydi. Kent yaşamı bu bağımlılığı azalttı. Köyde kadınlar yaşanan hukukta erkeğin altındaki bir statüde olmalarına rağmen üstlendikleri görevler çok çeşitli ve erkeği maksimum bağımlı hale getiriyordu (kadının gizli bir erki vardı).  Fransız düşünür F. Aries iş ve özel alanın ayrışmasının aile yaşamında süregelen işlev yitimine vurgu yapar. Üretimden ötürü oluşan maksimum bağımlılığın ortadan kalkmasıyla birikte aile yaşamının duygusallaştırıdığı göze çarpar. Alman seksüel bilim uzmanı G. Schmidt, bu duygusallaşmanın dört semtomu da beraberinde getirdiğinden söz eder: a) Evcil olmak ideal olarak sunulur:  Aile ve ve yorulan insanların/işçilerin dinlendikleri, işyeri dışındaki özel alan olarak kurgulanır. Ev ve aile korunan, kamusal alana kapalı dugusal ilişkilerin yaşandığı, gizlendiği yerlerdir. İnsanın “sıcak bir yuvası” muhabbeti de bu dönemde doğar. Adile Naşit ve Münir Özkul filmlerinden bildiğimiz, aile ferlerinin sabah evden işe, akşam ise sıcak yuvalarına dönme temasında bu kurgunun izleri vardır. Sıcak yuvada herkes biribirini sever, duygusal vitamin alır ve sabahın erken saatlerinde ekmek bulmak için kentin sokaklarında kaybolurlar. Evin/yuvanın  sıcak ve duygusal ortam olarak tasarlanmasının söylenmeyen bir tarafı vardır. Neden insanlar duygu ve sıcaklığa gereksinim duyarlar? Bu sorunun söylenmeyen ama sıcak yuva tasarımında gizli olan yanı ise iş ve iş ortamının soğuk ve duygusallıktan uzaklığıdır. Belki bu nedenle mululuk özel alanda aranan şey olur: Kendi mutluluğum, eşimi mutlu etmem, çocukların mutluluğu vs.

b) Eş seçiminde romantizmin öne çıkması: Eş seçiminde aşkın ön koşul haline getirilmesi. Bazan filmlerde, bazan da düğün törenlerinde bu durum farkında olmadan karikatürize bile edilir (biz o an bunun farkına varmayız). Bir tanıdığımın düğün töreninde birden bir telaş başladı. Düğün pastası gelecekmiş. Nihayet pasta geldi. Hepimizi kötü bir filmin figüranları gibi salonun orta yerine, pistine topladılar. Gelin ve damat pastayı kestiler ve birbirlerinin gözlerine bakarak pastayı birbirlerine bile yedirdiler. Bu durumun bir gösteriye dönüşmesi bile “romatizmin” ne kadar ayağa düştüğünü gösterir. Bu film bize, bir de tüm seyircilere romatik aşk zorunluluğunu gösterir. Pastayı yiyen damat ve gelin ne romatizmden, ne kapitalizmden, ne de değişen üretim ilişkilerinin değişen kültürlerine yaptığı etkinin farkındaydılar. Onlar birbirlerini seviyorlardı ve evlenmişlerdi sadece. Mamo, bu aşka benim itirazım yok, ama bu aşkın arkasıyla da ilgiliyim ben. Evliliğin aşkla olabililirliği tasarımı aslında eş seçiminin bireyselleştirildiği anlamına gelir. Toplumsal, rasyonel gerekçelerin bir yana itilip sadece bireyin kendi duygularından yola çıkarak eş seçmesi en önemli bireyselleşme belirtisidir.  AŞK  BİREY  OLMA TAVRIDIR…

c)  Zalimin Zulmü Varsa başlıklı yazımda vurguladığım, aşk ve evlilik tasarımlarının kendi içinde çelişkiler ve imkansızlıklar taşıması. Aşkta tutku, erotizm, sonsuz sevgi olacak ve bu evlilik boyunca sürecek. Bu aşk tasarımının bir imkansızı/ideali içerdiği anlamına gelir. Yani bu tasarım düş kırıklıklarını başlangıcında da içinde barındırır.

d) Aile ortamı sadece eşler arasındaki ilişkilerin duygusallaştırılmasıyla sonuçlanmadı. Aile sevgisi, anne/baba sevgisi, çocuk sevgisi de bu dönemde yaşamımıza girdi. Birazcık uygarlık tarihi okumuşlar çocuk sevgisinin yukarıda anlattığım değişimlere paralel keşfedildiğini bilir. Yüz yıl önce Anadolu’da ölen çocukların bilinen mezarları bile yoktur. Bu durumum neden olduğunu kendinize açıklayabiliyorsanız ne demek istediğim daha net anlaşılır. Çocukların doğum günlerini de zaten son yıllarda kutlamaya başladık. Kısacası çocuğa verilen anlam/değer değişimle birlikte başka bir biçime dönüştü, bireyeselleştirildi.

Mamo, bana “ben aşık oldum kalbim güzel çarptı, sen yanlış anlatmışsın” türünden eleştiri getirme lütfen. Sana yanıt vermem. Ben senin kalbinin çarpasıyla değil, kalbinin tarihiyle, kalbinin kapitalizmde geçirdiği süreçlerle uğraşıyorum. Ayrıca “şu cümlen de yanlış” türünden kısır bir laf da söyleme, ciddiye almam. Sen de kalbinin tarihini öğren. Benim yazdıklarım işine gelmezse başka yerden öğren. Sonra da bunları yaz lütfen… Anlaştık mı? Bunu yapmazsan ayrılan çiftler duyduğunda ya adamın “eşekliğinden” ya da ayrılan kadının “adiliğinden” söz eder durursun. Aşkın bitmesini bireylerin zaafı gibi görmeyi, bireyleri beceriksizlikle suçlamayı sürdürürsün. Bu suçlamaları duyan gençler kendilerinin daha da güzel/kutsal aşkı bulacaklarını, daha başarılı olacakları heyecanına kapılabilirler… Kendilerini bekleyen düş kırıklılklarına aldırmadan… Belki de kendilerini körelterek ve aldatarak  biten aşklarını inkar edererek “hala ilk günkü gibi aşığız” yalanına sığınırlar. Ölümsüz aşk tasarımını ayakta tutabilmek uğruna, kim bilir?

Ya Mamo, şimdi bırakalım teorileri bir yana, sana bir soru sorayım. 17/18’li yaşlarda bir kızın/oğlanın aşık olamamasının (beğenilmemesinin) yarattığı ruhsal bunalımları anlamaya çalışsak bu kadar lafa gerek kalmazdı. Aslında bu yaş grubunda aşık olmak en doğal gereksinim gibi bir şey. Sabah kalkılacak, dişler fırçalanacak, okula gidilecek, uygun biri bulunursa aşık olunacak. Aşık olunamazsa da aşık olunmuş gibi davranılacak. Bu da olmazsa platonik aşk kurtarıcısına müracaat edilecek, falan… Aşka ait repertuarlar okunacak. Sarhoş olmak, nara atmak, romatik olmak…  En ucuzundan bir gül alınacak, ona da para yoksa, ya da biraz proleter kokusu bulunsun türünden “kır çiçeği” toplanacak; Ümit Yaşar Oguzcan’dan bir iki şiir ezberlenecek, kent rengi olsun isterseniz Orhan Veli (Anlatamıyorum şiiri fena olmaz), biraz devrimci aşka Nazım, devrimciliğe biraz da feodalite karıştırmak isterseniz Ahmet Arif de iyi olur yani… Bu dönemlerde aşk bir iç baskı oluşturuyor vesselam…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

CUPPOLOJİ ve YARARLARI

CUPPOLOJİ  ve  YARARLARI Bir haftalığına Ankara’ya gittim. Türkiye’deki atmosferi yaşamak, ordakilerin ruh halini anlamak ve …

Bir Cevap Yazın