Anasayfa / Şahap Eraslan / ANNELERİN AYAKLARI

ANNELERİN AYAKLARI

Annelerin Ayakları

Merhaba Mamo,
Günlük yaşamımızda sıradan sorunları çözemiyor olmayı ben narsizmle ilişkilendiriyorum. Psikanaliz insanların savunma mekanizmalarından yola çıkarak “kişilik” belirlemesi yapıyor ve hastalıklı insanlara tedavi biçimleri öneriyor. Etnopsikanalizm ise kültürlerdeki savunma biçimlerini inceleyerek o kültürdeki pataolojileri/kültürel yalanları sergilemeye çalışıyor.  Bu bağlamda Türk/Kürt, Alevi/Sünni, Sağcı/Solcu daulizmlerimlerinin görünmeyen bazı anlamlarını  entnopsikanalizmle anlamaya çalışabiliriz. “Bazı” diyorum. Çünkü her sosyal bilim sadece bazı yanları aydınlatabilir, bütünü ise parçaları birleştirerek görebiliriz. Sana narsenin kim olduğunu, narsizmle neyi anlatmak istediğimi yazayım…
Narsist Yunan Mitolojisi’ndeki figürlerden biridir. Çocukluğunda bile bir çok kadın ve erkeğin aşık olduğu gösterişli bir oğlandır (Yunan kültüründe homoseksüellik ve heteroseksüellik  vardır ve bu bir normalitedir. Bu bağlamda erkek erkeğe, kadın kadına ve karşı cinslere de aşk duyulabilir). Kendisine aşık olanları hiçe sayan ve bir göl kenarında suya bakarken sudaki kendi görüntüsüne aşık olan adam. Psikoloji narsizmi insanın kendisini ölçüsüz ve sonsuz sevmesi olarak tanımlıyor  (insanın kendine aşık olması). Her insanın normal ölçülerde kendisini sevmesi sağlıklı bir şey. Ama narsistler kendileri dışında kimseyi sevemiyorlar ve tüm psikolojik dengelerini kendilerini beğenme üzerine kuruyorlar. Narsistler başkalarını takdir etmekte de zorlanırlar. Başkalarını güzel ve değerli bulmayı kendilerinin değersizliğiymişçesine algılarlar. Bu nedenle herkesi değersizleştirmeyi seçerler ki, kendileri değersiz olmasın. İşte narsizm yaşadığımız toplumda çözülemeyen bir sorun olduğu için gündelik sorunlarımızı da çözemiyoruz… Toplumda oluşan agresyon neyin ürünü?
Agresyon kuramlarına bakarsak: a) Agresyon yaşamın sürdürülmesi için gerekli alanların daraltılmasında tepki olarak açığa çıkar (yaşamın alanlarının korunması). Yani birisi sizin ekininizi/hayvanınızı elinizden almaya kalkarsa agresyon çıkar. Bu bir anlamda doğrudur. Yaşamımızı sürdürebilmemiz için elimizdekileri agresyon kullanarak savunuruz. Bu tür agresyona hayvanlar aleminde de rastlarız. Her aslan kendi bölgelerine giren diğer aslanlara saldırır ve avlama alanını korumaya alır. b) Agresyon baskının, stresin yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkar. Örneğin bir kafese fareleri doldurduğumuzda fareler yaşam alanları daraldığından birbirlerine saldırıp öldürüyorlar. O kafeste yaşayabilir fare sayısına gelene kadar da öldürme/agresyon sürüyor. Stresli olduğumuz anlar saldırganlığa daha yatkınız. Türkiyede gözlemlediğimiz toplumsal agresyonu tanıdık kuramlarla açıklayamayız. Yani kürt/türk  kavgası ne sadece varoluşsal ne de stresten ötürü agresyonla açıklanabilir. Kuşkusuz iki agresyon kuramının önemli bir payı var ama asıl agresyon narsizm kaynaklıdır. Yani bildik/tanıdık agresyon teorileri yeterli değildir onun için bu teorileri geliştirmek gerekli… Benim önerim şöyle: Her gün en çok agresyonun yaşandığı alan trafiktir. Agresyon kuramlarının geçerli olmadığı, ama en çok agresyon üreten ortam trafik. Hiç tanımadığımız, ekmeğimizi elimizden çalmayan, bire bir hiçbir ilişkimizin olmadığı yüzlerece insana neden küfür ediyor, onları “gebertmekle” (sözlü agresyon) tehdit ediyoruz? Ben trafikte narsistik yaralanmaların sıkça olduğunu ve bu narsistik yaralanmadan ötürü agresif olduğumuzu savunuyorum.
Narsizme örnekler bulmakta zorlanmam: Müslümanlar kendilerini gavurlardan, hristiyanlardan, yahudilerden üstün ve değerli sayarlar. Sünniler Alevilerden üstünlerdir. Aleviler ise Sünnilerden (Ötekinden) üstündür. Sağcılar solculardan; solcular sağcılardan; Fenerliler Cimbomlulardan, Cimbomlular ise kesinlikle Fenerlilerden üstündür; benim arabam senin arabandan, benim çocuğum senin çocuğundan, benim köyüm senin köyünden, benim kültürüm ise senin kültüründen üstündür/değerlidir. Bu kadar değerli şeyim olduğu için de ben senden değerliyimdir. Narsistler böyle hissederler. Aslına bakarsanız bu değerli şeyler kendiliğinden de değerli değildir. Narsist bu değerleri üstlendiği için asıl değerlenirler…
İnsanın sağlıklı, doğal narsizminin (kendini sevmesi) oluşması bebek yaşlarda başlar ve çocuklukta kesin şeklini alır. Bizim tolumumuzda hastalıklı narsizmin yaygın olması aslında annenin annelik konusunda sınıfta kalmasıyla başlar. Annenin bebeklik ve çocukluk dönemlerinde bebeğe/çocuğa “sevilmeye değer” olduğu duygusu verememesi narsizmi anormalleştirir.  “Annelik kutsal” ya da “cennetin adresinin ayak altı” olarak gösterilmesinin psikolojik olarak fazla bir değeri yok. Bizim çıkmazımız bir yandan “anan götünü yesin, anan sana kurban olsun” diğer yandan “geri zeka kime çekmiş” arasında kalmamız. Narsizmin sağlıklı gelişebilmesi için neler gerekli: a) İnsan, ailesinden yeryüzündeki “en değerli varlık” duygusunu alıyor. İşte bizde problem burada başlıyor: Gelen bir telefon, babanın ütülenecek gömleği, ocağın üstündeki çorba, komşunun çay partisi, televizyondaki dizi ve bunlardan sonra da çocuk. Bir taraftan “en değerli sensin söylemi” diğer yandan yukarıdaki sıralamda gerilere düşmek ve kendimizle ilgili yer bulamama. Bu durum bebeğin/çocuğun içinde karışıklıklar yaratıyor. b) Ailenin, özellikle annenin verdiği “en büyük sensin” mesajının çocukta büyüklük kompleksi oluşturması. Çocuk gerçekten ve içten dünyanın “en güzel, en akıllı, en değerli” varlığı olduğuna inanması. Bu inanç onda dolaysız bir büyüklük kompleksine yol açar. Eğer aile bir tarftan “gara gözlerine gurban olurum” diğer yandan “geberesice ne bağırıyon” diyorsa çocukta ikilem oluyor ve çocuk büyüklük kompleksi geliştiremiyor (çocuklukta komplekslerin oluşması bazan çok sağlıklıdır). c) Realtenin çocuğun yaşamınına girmesi: Çocuk yaşıtlarıyla, ya da başka çocukların aileleriyle ilişkisine tanık olduğunda bir şok yaşar, çünkü başka aileler de kendi çocuklarına “dünyanın en değerlisi” olduğunu anlatırlar. Çocuk bu durumla karşılaştığında derin bir NARSİSTİK YARALANMA/YIKIM yaşar, dünyası yıkılır. Ailesine duyduğu güven sarsılır, kendini sorgulamaya başlar. Büyüklük kopleksi bu dönemde normal/sağlıklı ölçülere gerilemeye başlar. Ve çocuk kendi iç dünyasında dünyada kendine ait bir yer yapar. Kendince değerli olduğu gerçeğini içselleştirir.
Sağlıklı narsistik gelişme olmazsa çocuk kendi iç dünyasında “büyüklük kompleksinde” hapis kalır. Tüm iç dünyasını bu patolojik fantazi üzerine kurar. Tüm eğilimleri, davranışları içindeki “büyüklüğü” korumaya ilişkindir. Bu, aslında duysusal sağırlık demektir. Narisistler tüm duygulara kapalıdır. Ağlamaları onlarda hüzün oluştuğu anlamına gelmez, sadece narsistik acıdan ötürü hüzünlenirler. Başkalarının acılarını algılamaları olanaksızdır. Zaten başklarının sorunları ve acıları da önemsizdir. Sadece onlar önemlidir.
Şimdi yazımın başına dönersem, gündelik sıradan sorunları narsistik patalojimizden ötürü çözemediğimizi biraz anlatmış oldum. Alışverişte manavın torbamıza çürük domates koymasında kızgınlığımız “bunu bana nasıl yapar, benim kim olduğumu ona göstereceğim”  biçimindedir. Aslında bakarsanız konu artık domates değildir, asıl konu narsist açısından “benim değerli olduğum”dur. Kürtlerin/Eremnilerin/Türklerin/Romanların/Alevilerin/Sünnilerin değerli olmaları, kabul görmeleri sorundur. Onların değerli olduğunu kabul etmem benim değersiz olduğum anlamına gelir. Onun için de onları değersizleştirmem gerekir. . Dilimin altındaki baklayı çıkarayım: Duygusal sağırlıklar yüzünden “*** dilin konuşulmamasının” bir acı yaratabileceği algılanmaz. Rumlar’ın atalarının mezarlarına gül koyma isteği “ülkemiz elden gidiyor”a dönüşür. “Ötekinin/Diğerinin” varlığı narsist için bir tehdittir. 12 Eylül zulmünün tartışılamaması, yaşananlardan ötürü yas tutamamak, kederlenmemek de duygusal sağırlıkla/narsizmle ilişkili. Bu konuları konuşurken narsistlerin en bilinen tavrı ise “geçmişi unutalım”. Geçmişi unutmak “kendimle yüzleşmek istemiyorum” demektir. Hani çocuğun yaşamına realite girer ve bu realite onda yaralanma yaratır dedim ya… Geçmişi unutmak realiteden kaçmak, kendime ait kötüyü yok saymaya çalışmak demek…
Gençlik, eğitim, yaşlılık, politika, demokrasi, kent, kültür, sanat… Söylediklerim birazcık gerçeği içeriryorsa tüm tartışmalarda bir narsistik boyut da bulabiliriz. Belki de her tartışmada bu boyuta bakmak gerek… Narsizmlerini gizleyenler hep “ötekinin” eksisini, yanlışını anlatırlar ve kendileriyle uğraşmaktan kaçınırlar… Narsistler çabucak uzman görünecekleri alanları seçerler. Bu, genelde futbol ve politikadır, çünkü bu konularda uzmanlık için ön bilgi gerekmez.  Sayın R. T. Erdoğan’ı (ya da Sayın D. Baykal’ı) ya da Cimbom (ya da Fener’i)  övmek/eleştirmek için eğitim görmek gerekmez. İzledikleri televizyon programlarının da çok düzeyli olması gerekmez. Ama bu düzeysizlikleri “çok değerliymişçesine” savunurlar. Yaptıklarını değerli göstermelerinin nedeni “kendilerini değerli” yapma çabasıyla ilgilidir. Kendilerini değerli yapmayı başaramayanlar yaşadıkları düzeysizlikleri değerli göstererek “narsistik bütünlenmeye/tamamlanmaya” çabalarlar. Önceleri üçünü sınıf televizyon dizilerini “sanat eseri” gibi izleyenler son günlerde facebookta yeni bir narsistik evren oluşturdular. Bu platformda hepimiz, sanatçı, şair, rejisör, politik vs. vs oluverdik. Can Yücel şiirinde “göt” sözcüğü kullandığı için mahkemelerde “ben göte göt diyemediğim demokrasiyi ne edeyim” biçiminde kendini savunmaya çalışırken kılını bile kıpırdatmayanlar, Can Yücel’in varlığından bile habersiz olanlar, Yücel’in şiirlerini iki kez tıklamayla birbirleriyle paylaşabiliyorlar. Yazılmasında, yaratılmasında, yaşam içinde ve mahkeme önlerinde savunulmasında hiçbir katkısı olmayanlar, üretemeyenler, nasıl olur da tüketme konusunda bu kadar rahat davranabilirler! Onlar/narsistler için böylesine ucuz tüketmek fazlaca sorun oluşturmaz. Aslına bakarsanız narsistler klasik anlamda sanat tüketicisi değildirler. Onlar tükettikleri sanatı içselleştirme, beğenme derdinde değilidirler. Aslında sadece kendileri beğenilmeye layıktır. Kendilerini beğendirmek için sanatı kötüye kullanırlar.  Sanat üzerinden kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Geçenlerde tanıdığım birinin facebooktaki arkadaş sayısına baktım… 2500 den fazla. Adlarını bile aklımızda tutamadığımız, kimin kim olduğunu bilmediğimiz bu kadar arkadaşımız olabilir mi? Günlük yaşamımızda iki insanla sosyal ilişki sürdüremezken sanal 2500 arkaşamız olabiliyor. Arkadaş olmaya dair hiçbir gerekirliği sorun yapmadan sosyal biriymiş gibi görünmek aslında kendimize ait bir sorunu gizleme çabası da (ya da temel bir sorunu çözmüş gibi görünme) olabilir. İşte bu çaba bile aslında gizlemeye çalıştığımız soruna sanal bir biçimde vurgu yapmaktır da. Facebook arkadaşlıkları aslında arkadaş olamayacağımızın, “gibi” türünden arkadaşlıklar kurarak arkadaşsızlıklara çözümler aradığımız anlamına geliyor. Facebook aslında dostlukları ve arkadaşlıkları ne kadar özlediğimiz, bunlara ne çok gereksinim duyduğumuzun kanıtı da. Bu geresinimden yola çıkarak yarattığımız yapay/sanal ortamlar da açlığımızı gidermiyor ki, binlerecesini, onbinlercesini listemize almamıza rağmen açılığımız azalmıyor. Facebookta tüketilen sanat anlaşılmış (gerçek anlamda tüketilmiş) olsaydı; sanal ortamlar arkadaşlıklar yaratabilseydi ben bu satırları yazmak zorunda kalmazdım…
Nietzsche’den bir alıntı yapmışlar ve sevgilisi Luo Salome için Nietzsche’nin bunları yazdığını belirtmişler: “İNSAN İNANDIĞI ŞEYLER UĞRUNA MUHTEŞEM HATALAR YAPABİLİR”. İçim sızladı… Alıntıyı yapanlar “doğru bir şey yaptıklarına inandıkları için” galiba böylesine korkunç hatalar yapabiliyor. Lou Salome ilk kuşak psikanalistlerdendir. Çok entellektüel ve gösterişli bir Rus bayan… Nietzsche Lou Salome’ye aşık olur bu doğrudur, ama Salome Nietsche’yi bir kaç kez reddeder… Keşke bu alıntıyı yapanlar Nietzsche’nin kime aşık olduğunu, Nietzsche’ye bu sözü kime söylediğini merak etseler. Alman entellektüellerin yarısıyla tanışırlar…
Narsizmimizin normal ölçüde olup olmamasını anlamanın tek ölçüsü var: Kendimizi kabul etmek. Biz dünyada çok önemli, yeri doldurulamaz bireyler falan değiliz. Sadece yaşadığımız kendimize ait alanda önemliyiz. İşte bu kadar az ama gerekli önemle yetinmemiz gerekir. Kendimizi sürekli üstünlük savaşına sokmamak da narsizmden uzaklaşmayı denemektir…
Mamo bunları “acabalar”ımız olsun diye yazıyorum. Bu yazıyı okuduğunda senin de yazdıklarıma acabaların olsun… 18. Yüzyılda filozof David Hume “dinsel/inançsal yanılmalar tehlikelidir, felsefik yanılgılar ise sadece gülünçlük oluşturur” diyordu. Hume’dan hareketle buradaki düşünsel yanılgılarımız sadece biraz komiklik yaratır… İnanç konusundakiler ise sıkça fanatizm…
Acabalarımız olsun… Tüm dinlerin tanrısının olduğunu sanırız… Acaba? Zen Budizm, Taoizm tanrısız dinler…
George Orwell’den Sayın Cantekin de söz etmiş. Orwell’le ilgili başka bir boyut: 1984 isimli romanda Memory holes isimli yapılardan söz eder ve kastettiği geçmişin yok edilmesidir… Taliban Buda Heykellerini yok ederken kültüre, dine şiddet uygulamakla kalmıyor BELLEĞE SALDIRIYOR ve ortak belleği yok etmeye çalışıyordu… Ne demek bütün bunlar? Köy isimlerinin değişmesi yapısal bir şiddet olmakla kalmaz, aynı zamanda ortak belleğe bir saldırıdır da. Bu tür eylemler (belleğin yok edilmesi) sadece kültürü yok etme girişimi değildir, aynı zamanda anti-kültürdür de…

Sevgiyle, dostlukla…
Şahap Eraslan

Annelerin Ayakları
Günlük yaşamımızda sıradan sorunları çözemiyor olmayı ben narsizmle ilişkilendiriyorum. Psikanaliz insanların savunma mekanizmalarından yola çıkarak “kişilik” belirlemesi yapıyor ve hastalıklı insanlara tedavi biçimleri öneriyor. Etnopsikanalizm ise kültürlerdeki savunma biçimlerini inceleyerek o kültürdeki pataolojileri/kültürel yalanları sergilemeye çalışıyor.  Bu bağlamda Türk/Kürt, Alevi/Sünni, Sağcı/Solcu daulizmlerimlerinin görünmeyen bazı anlamlarını  entnopsikanalizmle anlamaya çalışabiliriz. “Bazı” diyorum. Çünkü her sosyal bilim sadece bazı yanları aydınlatabilir, bütünü ise parçaları birleştirerek görebiliriz. Sana narsenin kim olduğunu, narsizmle neyi anlatmak istediğimi yazayım…
Narsist Yunan Mitolojisi’ndeki figürlerden biridir. Çocukluğunda bile bir çok kadın ve erkeğin aşık olduğu gösterişli bir oğlandır (Yunan kültüründe homoseksüellik ve heteroseksüellik  vardır ve bu bir normalitedir. Bu bağlamda erkek erkeğe, kadın kadına ve karşı cinslere de aşk duyulabilir). Kendisine aşık olanları hiçe sayan ve bir göl kenarında suya bakarken sudaki kendi görüntüsüne aşık olan adam. Psikoloji narsizmi insanın kendisini ölçüsüz ve sonsuz sevmesi olarak tanımlıyor  (insanın kendine aşık olması). Her insanın normal ölçülerde kendisini sevmesi sağlıklı bir şey. Ama narsistler kendileri dışında kimseyi sevemiyorlar ve tüm psikolojik dengelerini kendilerini beğenme üzerine kuruyorlar. Narsistler başkalarını takdir etmekte de zorlanırlar. Başkalarını güzel ve değerli bulmayı kendilerinin değersizliğiymişçesine algılarlar. Bu nedenle herkesi değersizleştirmeyi seçerler ki, kendileri değersiz olmasın. İşte narsizm yaşadığımız toplumda çözülemeyen bir sorun olduğu için gündelik sorunlarımızı da çözemiyoruz… Toplumda oluşan agresyon neyin ürünü?
Agresyon kuramlarına bakarsak: a) Agresyon yaşamın sürdürülmesi için gerekli alanların daraltılmasında tepki olarak açığa çıkar (yaşamın alanlarının korunması). Yani birisi sizin ekininizi/hayvanınızı elinizden almaya kalkarsa agresyon çıkar. Bu bir anlamda doğrudur. Yaşamımızı sürdürebilmemiz için elimizdekileri agresyon kullanarak savunuruz. Bu tür agresyona hayvanlar aleminde de rastlarız. Her aslan kendi bölgelerine giren diğer aslanlara saldırır ve avlama alanını korumaya alır. b) Agresyon baskının, stresin yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkar. Örneğin bir kafese fareleri doldurduğumuzda fareler yaşam alanları daraldığından birbirlerine saldırıp öldürüyorlar. O kafeste yaşayabilir fare sayısına gelene kadar da öldürme/agresyon sürüyor. Stresli olduğumuz anlar saldırganlığa daha yatkınız. Türkiyede gözlemlediğimiz toplumsal agresyonu tanıdık kuramlarla açıklayamayız. Yani kürt/türk  kavgası ne sadece varoluşsal ne de stresten ötürü agresyonla açıklanabilir. Kuşkusuz iki agresyon kuramının önemli bir payı var ama asıl agresyon narsizm kaynaklıdır. Yani bildik/tanıdık agresyon teorileri yeterli değildir onun için bu teorileri geliştirmek gerekli… Benim önerim şöyle: Her gün en çok agresyonun yaşandığı alan trafiktir. Agresyon kuramlarının geçerli olmadığı, ama en çok agresyon üreten ortam trafik. Hiç tanımadığımız, ekmeğimizi elimizden çalmayan, bire bir hiçbir ilişkimizin olmadığı yüzlerece insana neden küfür ediyor, onları “gebertmekle” (sözlü agresyon) tehdit ediyoruz? Ben trafikte narsistik yaralanmaların sıkça olduğunu ve bu narsistik yaralanmadan ötürü agresif olduğumuzu savunuyorum.
Narsizme örnekler bulmakta zorlanmam: Müslümanlar kendilerini gavurlardan, hristiyanlardan, yahudilerden üstün ve değerli sayarlar. Sünniler Alevilerden üstünlerdir. Aleviler ise Sünnilerden (Ötekinden) üstündür. Sağcılar solculardan; solcular sağcılardan; Fenerliler Cimbomlulardan, Cimbomlular ise kesinlikle Fenerlilerden üstündür; benim arabam senin arabandan, benim çocuğum senin çocuğundan, benim köyüm senin köyünden, benim kültürüm ise senin kültüründen üstündür/değerlidir. Bu kadar değerli şeyim olduğu için de ben senden değerliyimdir. Narsistler böyle hissederler. Aslına bakarsanız bu değerli şeyler kendiliğinden de değerli değildir. Narsist bu değerleri üstlendiği için asıl değerlenirler…
İnsanın sağlıklı, doğal narsizminin (kendini sevmesi) oluşması bebek yaşlarda başlar ve çocuklukta kesin şeklini alır. Bizim tolumumuzda hastalıklı narsizmin yaygın olması aslında annenin annelik konusunda sınıfta kalmasıyla başlar. Annenin bebeklik ve çocukluk dönemlerinde bebeğe/çocuğa “sevilmeye değer” olduğu duygusu verememesi narsizmi anormalleştirir.  “Annelik kutsal” ya da “cennetin adresinin ayak altı” olarak gösterilmesinin psikolojik olarak fazla bir değeri yok. Bizim çıkmazımız bir yandan “anan götünü yesin, anan sana kurban olsun” diğer yandan “geri zeka kime çekmiş” arasında kalmamız. Narsizmin sağlıklı gelişebilmesi için neler gerekli: a) İnsan, ailesinden yeryüzündeki “en değerli varlık” duygusunu alıyor. İşte bizde problem burada başlıyor: Gelen bir telefon, babanın ütülenecek gömleği, ocağın üstündeki çorba, komşunun çay partisi, televizyondaki dizi ve bunlardan sonra da çocuk. Bir taraftan “en değerli sensin söylemi” diğer yandan yukarıdaki sıralamda gerilere düşmek ve kendimizle ilgili yer bulamama. Bu durum bebeğin/çocuğun içinde karışıklıklar yaratıyor. b) Ailenin, özellikle annenin verdiği “en büyük sensin” mesajının çocukta büyüklük kompleksi oluşturması. Çocuk gerçekten ve içten dünyanın “en güzel, en akıllı, en değerli” varlığı olduğuna inanması. Bu inanç onda dolaysız bir büyüklük kompleksine yol açar. Eğer aile bir tarftan “gara gözlerine gurban olurum” diğer yandan “geberesice ne bağırıyon” diyorsa çocukta ikilem oluyor ve çocuk büyüklük kompleksi geliştiremiyor (çocuklukta komplekslerin oluşması bazan çok sağlıklıdır). c) Realtenin çocuğun yaşamınına girmesi: Çocuk yaşıtlarıyla, ya da başka çocukların aileleriyle ilişkisine tanık olduğunda bir şok yaşar, çünkü başka aileler de kendi çocuklarına “dünyanın en değerlisi” olduğunu anlatırlar. Çocuk bu durumla karşılaştığında derin bir NARSİSTİK YARALANMA/YIKIM yaşar, dünyası yıkılır. Ailesine duyduğu güven sarsılır, kendini sorgulamaya başlar. Büyüklük kopleksi bu dönemde normal/sağlıklı ölçülere gerilemeye başlar. Ve çocuk kendi iç dünyasında dünyada kendine ait bir yer yapar. Kendince değerli olduğu gerçeğini içselleştirir.
Sağlıklı narsistik gelişme olmazsa çocuk kendi iç dünyasında “büyüklük kompleksinde” hapis kalır. Tüm iç dünyasını bu patolojik fantazi üzerine kurar. Tüm eğilimleri, davranışları içindeki “büyüklüğü” korumaya ilişkindir. Bu, aslında duysusal sağırlık demektir. Narisistler tüm duygulara kapalıdır. Ağlamaları onlarda hüzün oluştuğu anlamına gelmez, sadece narsistik acıdan ötürü hüzünlenirler. Başkalarının acılarını algılamaları olanaksızdır. Zaten başklarının sorunları ve acıları da önemsizdir. Sadece onlar önemlidir.
Şimdi yazımın başına dönersem, gündelik sıradan sorunları narsistik patalojimizden ötürü çözemediğimizi biraz anlatmış oldum. Alışverişte manavın torbamıza çürük domates koymasında kızgınlığımız “bunu bana nasıl yapar, benim kim olduğumu ona göstereceğim”  biçimindedir. Aslında bakarsanız konu artık domates değildir, asıl konu narsist açısından “benim değerli olduğum”dur. Kürtlerin/Eremnilerin/Türklerin/Romanların/Alevilerin/Sünnilerin değerli olmaları, kabul görmeleri sorundur. Onların değerli olduğunu kabul etmem benim değersiz olduğum anlamına gelir. Onun için de onları değersizleştirmem gerekir. . Dilimin altındaki baklayı çıkarayım: Duygusal sağırlıklar yüzünden “*** dilin konuşulmamasının” bir acı yaratabileceği algılanmaz. Rumlar’ın atalarının mezarlarına gül koyma isteği “ülkemiz elden gidiyor”a dönüşür. “Ötekinin/Diğerinin” varlığı narsist için bir tehdittir. 12 Eylül zulmünün tartışılamaması, yaşananlardan ötürü yas tutamamak, kederlenmemek de duygusal sağırlıkla/narsizmle ilişkili. Bu konuları konuşurken narsistlerin en bilinen tavrı ise “geçmişi unutalım”. Geçmişi unutmak “kendimle yüzleşmek istemiyorum” demektir. Hani çocuğun yaşamına realite girer ve bu realite onda yaralanma yaratır dedim ya… Geçmişi unutmak realiteden kaçmak, kendime ait kötüyü yok saymaya çalışmak demek…
Gençlik, eğitim, yaşlılık, politika, demokrasi, kent, kültür, sanat… Söylediklerim birazcık gerçeği içeriryorsa tüm tartışmalarda bir narsistik boyut da bulabiliriz. Belki de her tartışmada bu boyuta bakmak gerek… Narsizmlerini gizleyenler hep “ötekinin” eksisini, yanlışını anlatırlar ve kendileriyle uğraşmaktan kaçınırlar… Narsistler çabucak uzman görünecekleri alanları seçerler. Bu, genelde futbol ve politikadır, çünkü bu konularda uzmanlık için ön bilgi gerekmez.  Sayın R. T. Erdoğan’ı (ya da Sayın D. Baykal’ı) ya da Cimbom (ya da Fener’i)  övmek/eleştirmek için eğitim görmek gerekmez. İzledikleri televizyon programlarının da çok düzeyli olması gerekmez. Ama bu düzeysizlikleri “çok değerliymişçesine” savunurlar. Yaptıklarını değerli göstermelerinin nedeni “kendilerini değerli” yapma çabasıyla ilgilidir. Kendilerini değerli yapmayı başaramayanlar yaşadıkları düzeysizlikleri değerli göstererek “narsistik bütünlenmeye/tamamlanmaya” çabalarlar. Önceleri üçünü sınıf televizyon dizilerini “sanat eseri” gibi izleyenler son günlerde facebookta yeni bir narsistik evren oluşturdular. Bu platformda hepimiz, sanatçı, şair, rejisör, politik vs. vs oluverdik. Can Yücel şiirinde “göt” sözcüğü kullandığı için mahkemelerde “ben göte göt diyemediğim demokrasiyi ne edeyim” biçiminde kendini savunmaya çalışırken kılını bile kıpırdatmayanlar, Can Yücel’in varlığından bile habersiz olanlar, Yücel’in şiirlerini iki kez tıklamayla birbirleriyle paylaşabiliyorlar. Yazılmasında, yaratılmasında, yaşam içinde ve mahkeme önlerinde savunulmasında hiçbir katkısı olmayanlar, üretemeyenler, nasıl olur da tüketme konusunda bu kadar rahat davranabilirler! Onlar/narsistler için böylesine ucuz tüketmek fazlaca sorun oluşturmaz. Aslına bakarsanız narsistler klasik anlamda sanat tüketicisi değildirler. Onlar tükettikleri sanatı içselleştirme, beğenme derdinde değilidirler. Aslında sadece kendileri beğenilmeye layıktır. Kendilerini beğendirmek için sanatı kötüye kullanırlar.  Sanat üzerinden kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Geçenlerde tanıdığım birinin facebooktaki arkadaş sayısına baktım… 2500 den fazla. Adlarını bile aklımızda tutamadığımız, kimin kim olduğunu bilmediğimiz bu kadar arkadaşımız olabilir mi? Günlük yaşamımızda iki insanla sosyal ilişki sürdüremezken sanal 2500 arkaşamız olabiliyor. Arkadaş olmaya dair hiçbir gerekirliği sorun yapmadan sosyal biriymiş gibi görünmek aslında kendimize ait bir sorunu gizleme çabası da (ya da temel bir sorunu çözmüş gibi görünme) olabilir. İşte bu çaba bile aslında gizlemeye çalıştığımız soruna sanal bir biçimde vurgu yapmaktır da. Facebook arkadaşlıkları aslında arkadaş olamayacağımızın, “gibi” türünden arkadaşlıklar kurarak arkadaşsızlıklara çözümler aradığımız anlamına geliyor. Facebook aslında dostlukları ve arkadaşlıkları ne kadar özlediğimiz, bunlara ne çok gereksinim duyduğumuzun kanıtı da. Bu geresinimden yola çıkarak yarattığımız yapay/sanal ortamlar da açlığımızı gidermiyor ki, binlerecesini, onbinlercesini listemize almamıza rağmen açılığımız azalmıyor. Facebookta tüketilen sanat anlaşılmış (gerçek anlamda tüketilmiş) olsaydı; sanal ortamlar arkadaşlıklar yaratabilseydi ben bu satırları yazmak zorunda kalmazdım…
Nietzsche’den bir alıntı yapmışlar ve sevgilisi Luo Salome için Nietzsche’nin bunları yazdığını belirtmişler: “İNSAN İNANDIĞI ŞEYLER UĞRUNA MUHTEŞEM HATALAR YAPABİLİR”. İçim sızladı… Alıntıyı yapanlar “doğru bir şey yaptıklarına inandıkları için” galiba böylesine korkunç hatalar yapabiliyor. Lou Salome ilk kuşak psikanalistlerdendir. Çok entellektüel ve gösterişli bir Rus bayan… Nietzsche Lou Salome’ye aşık olur bu doğrudur, ama Salome Nietsche’yi bir kaç kez reddeder… Keşke bu alıntıyı yapanlar Nietzsche’nin kime aşık olduğunu, Nietzsche’ye bu sözü kime söylediğini merak etseler. Alman entellektüellerin yarısıyla tanışırlar…
Narsizmimizin normal ölçüde olup olmamasını anlamanın tek ölçüsü var: Kendimizi kabul etmek. Biz dünyada çok önemli, yeri doldurulamaz bireyler falan değiliz. Sadece yaşadığımız kendimize ait alanda önemliyiz. İşte bu kadar az ama gerekli önemle yetinmemiz gerekir. Kendimizi sürekli üstünlük savaşına sokmamak da narsizmden uzaklaşmayı denemektir…
Mamo bunları “acabalar”ımız olsun diye yazıyorum. Bu yazıyı okuduğunda senin de yazdıklarıma acabaların olsun… 18. Yüzyılda filozof David Hume “dinsel/inançsal yanılmalar tehlikelidir, felsefik yanılgılar ise sadece gülünçlük oluşturur” diyordu. Hume’dan hareketle buradaki düşünsel yanılgılarımız sadece biraz komiklik yaratır… İnanç konusundakiler ise sıkça fanatizm…
Acabalarımız olsun… Tüm dinlerin tanrısının olduğunu sanırız… Acaba? Zen Budizm, Taoizm tanrısız dinler…
George Orwell’den Sayın Cantekin de söz etmiş. Orwell’le ilgili başka bir boyut: 1984 isimli romanda Memory holes isimli yapılardan söz eder ve kastettiği geçmişin yok edilmesidir… Taliban Buda Heykellerini yok ederken kültüre, dine şiddet uygulamakla kalmıyor BELLEĞE SALDIRIYOR ve ortak belleği yok etmeye çalışıyordu… Ne demek bütün bunlar? Köy isimlerinin değişmesi yapısal bir şiddet olmakla kalmaz, aynı zamanda ortak belleğe bir saldırıdır da. Bu tür eylemler (belleğin yok edilmesi) sadece kültürü yok etme girişimi değildir, aynı zamanda anti-kültürdür de…

Sevgiyle, dostlukla…

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın