Anasayfa / Hüsnü Çavuş / Alevi örgütlenmesi ve kadın sorunu

Alevi örgütlenmesi ve kadın sorunu

Alevi örgütlenmesi ve kadın sorunu

 

“ KADINLARIMIZIN YÜZÜ
ACILARIMIZIN KİTABIDIR.
ACILARIMIZ , AYIPLARIMIZ VE DÖKTÜĞÜMÜZ KAN,
KARASABANLAR GİBİ
ÇİZER KADINLARIN YÜZÜNÜ,
VE SEVİNÇLERİMİZ VURUR YÜZLERİNE KADINLARIN
GÖLLERDE IŞIYAN SEHER VAKİTLERİ GİBİ
ELLERİNE MOR KINALAR YAKILAN,
HABERİ OLMADAN GURBET ELLERE SATILAN
ONİKİ YAŞINDA GELİN EDİLEN ”
VE AĞLAYAN KADINLARIMIZ…

En fazla övülen , övüldüğü kadar da sövülen ve dövülen kadınlar. Erkeğin köleleştirdiği, kullandığı, mal değerinde görüp pazarladığı ve anne ve karım dediği kadınlar. Cehalet, karanlık ve zulüm devirlerinin yakılan, tecavüz edilen, diri diri kuma gömülen, kız doğmasından utanılmış olunan, borca karşılık verilen, savaş ganimeti olarak görülen, M.Ö 2000’lerden sonra statüsünü kaybetmeye başlayan, sözü ve özü çiğnenen ve de kapitalizm de ( yaratıcılığı, bereketi, cinsel birlikteliği, doğumu, çocuk büyütmeyi ve gelişme döngüsünü temsil eden)  “ *** Tanrıça ” olmaktan çıkartılıp, “ *** para” ya düşürülen kadınlar…

Ama bütün bu zulme ve erkeğin kadını köleleştirmesine rağmen, tarih kadına erkeği özgürleştirme misyonunu yükledi. Kızılbaş- Aleviler kadına sadece eş  ve anne olarak değil,  aynı zamanda bir yoldaş,  bir can ve bir bacı olarak da bakarlar. Çünkü alevi felsefesindeki insana saygı yaklaşımı kadın gerçeğinde de kendini göstermektedir. Oysa islamiyetin egemen olan Sünni yorumuna baktığımızda, kadının yerinin gerçekten erkeğin egemenliğine terk edilmiş olduğunu görürüz.

Ön Asya ve Anadolu’da  İ.Ö 8000’lerde başlayıp İ.Ö 5500’lere kadar sürmüş olan, insanın ilk kez tarım ve hayvancılık, topraktan tas-tabak yapmaya…başladığı Cilalı Taş  Devri de denen Neolitik Çağ, kadının erkek tarafından köleleştirilmesi ve ideolojik egemenlik altına alınmasının da başladığı çağdır. Kadın kendi saflığını ve bütün doğasını doğadan öğrenerek tanımaya bu dönemde başlamış, güç ve yeteneklerini kullanmayı ve giderek geliştirmeyi bu dönemde öğrenmiştir. Kadın bu dönemde doğurganlığı ve yaratıcılığı ile öne çıkmıştır. Böylece, yaşamın, doğanın ve insanlığın anası olarak kabul edilerek kutsal bir misyon yüklenmiştir. İşte Tanrıçalık kültürü kadının bu alandaki üretkenliğinin bir sonucudur. Ve erkek kadını bu en güçlü yanından vurarak düşürmeyi amaç edinerek, onun cinselliğini kullanıp bir mülk bir mal haline getirerek yaşamın nesnesi yapmış ve köleleştirerek en büyük darbesini vurmuştur.

“ Uygarlığın ideolojik kimliğinin oluşum süreci incelendiğinde ilk ideolojik savaşımın kadın eksenli ideoloji ile erkek egemenlikli zihniyet arasında yaşandığı görülmektedir. Tarihin en köklü ve kapsamlı bu karşı devrimi giderek toplumsal sahanın tümünü kapsamıştır. Bu savaşım erkek lehine sonuçlandıkça ‘kadınlık’ tanımı daraltılmış, kadının rolü hapsedildiği dar çerçevede soy sürdürmeyle sınırlandırılmıştır. Neolitik kültürün doğal ve eşitlikçi özü ise yaşam dışına itilmiştir. Erkek egemenlikli zihniyet ilk yıkım eylemini cinsler arası ilişkilerde gerçekleştirmiştir… 21.yüzyıl, cinsler arası ilişkilerin yeniden düzenlendiği bir yıl olacaktır. Demokratik-ekolojik toplum paradigması, cinsler arası ilişkilerin özgürlük temelinde yeniden düzenlenmesi esasına dayanmaktadır.”

Kadın geri ilişkilerin etkisiyle “namus” kavramıyla aynılaştırılmış ve cinsellik dokunulamayan ve hakkında konuşulması ayıplanan bir tabuya dönüştürülmüştür. Bunun en bariz görüldüğü alan Kürdistan’dır. Bu durum erkeğin bir iktidar aracı olmuşken, kadın bakımından ise bir hiçleşmenin zemini haline gelmiştir. Bu durum beraberinde karşılıklı güvensizliğin, sevgisizliğin ve adaletsizliğin üzerinde yükselmiş olan çekilmez ve de kölece bir yaşamı getirmiştir.

Acı olan diğer yan ise, kadının, düşürüldüğü bu durumunu zamanla kabul etmeye ve yaşamı devamlı erkeğin gölgesinde geçirmeye alış(tırıl)mış olmasıdır. Bu nedenle kadın, kendini ruhsal ve düşünsel olarak erkeğin egemenliğinden arındırmak için örgütlenmek zorundadır. Çünkü erkek hala tam olarak kadına mülk ve cinsel bir obje olarak bakma yanlışından kurtulamamıştır. Erkeği bu bataktan kurtaracak olan da kendisinin düşürdüğü kadındır. Bu nedenle tarih, özgürlük arayışının öncü gücü olma misyonunu kadına yüklemiştir. Yeni sözler, yeni aşklar ve yeni bir yaşam ancak bu temelde doğru yaşanabilir. Zaten toplumun ve erkeğin özgürlüğü de ancak bu temelde kadının kurtuluşuyla sağlanabilir. Ve bu bağlamda  Kızılbaş kadınların da bu özgürleşme ve özgürleştirme mücadelesinin tutkulu, yiğit ve çözümleyici gücü olma görevi bulunmaktadır.

Toplumun dönüşümünde kadınların öncülüğü belirleyici önemdedir. Sınıflı toplum boyunca kadın, düşürülmüşlüğün, adeta bütün kötülüklerin mal edildiği bir merkez olmuştur. Ama buna rağmen soruna sadece kadın sorunu açısından bakmak eksik ve yanlıştır. Çünkü, kadın sorunu aynı zamanda bir erkek sorunudur da. Bu nedenle, sorun  aynı zamanda özgür erkeği yaratma sorunudur. Yani karşılıklı ilişkilerin özgürlük temellerine oturtulması esastır.

Kaba gücüne ve sömürü sistemine dayanarak kadını ezen erkek, onun gelişimini de engelleyen bir ilişki üretir. Bu ilişki aynı zamanda kendisini de esir alan bir ilişkidir. Bu köleleştirici ilişkinin reddi üzerine, duygu ve düşünceleri de güçlendiren ve  iki tarafı da   özgürleştiren  bir ilişkiyi koymak gerekiyor. Birinin diğerini reddetmesi özgürleşmeyi de reddetmektir. Çünkü ne erkek nede kadın tek başına özgür olamaz.

“Bir erkeğin özgürlük düzeyi, kadına yaklaşım düzeyi ile bağlantılıdır.” Bir değer ve gelişme yaratmayan ilişkilerin özgürlüğe hizmet etmeyeceği  de açıktır. Bunun için erkeğin kadını küçümseyen yaklaşımını terk etmesi gerekirken, kadının da kendi gücüne inanması, kendine güvenmesi ve yeteneklerini açığa çıkartması gerekmektedir. Yani toplumun zayıf halkası olan kadın, geleneksel zincirlerini kırmalıdır. Bunu da aile reisliği adı altındaki egemen anlayışı, eşit ve özgür bir aile ilişkisini hakim kılarak  reddetmesi gerekiyor. Zaten özgür bir topluma giden yol da buradan geçmektedir. Anlayış olarak özgür bir aile ilişkisine açık olan Aleviler, ne yazık ki giderek bu çizgiden uzaklaşmaktadırlar. Bu nedenle derneklerde ki kadın komisyonlarına büyük görevler düşmektedir.

Şurası çok açıktır ki, bir anlayış eğer onu önerenlerin yaşamında şekillenmemişse topluma da mal edilemez. Bu nedenle toplumu dönüştürmek isteyenlerin öncelikle kendilerini dönüştürmeleri gerekiyor. Eğer bu kadın şahsında özgür bir kişiliğe dönüştürülürse bunu topluma yaymak daha da kolaylaşacaktır. Bunun için de erkeğin kadını küçük düşürücü, baskıcı, köleleştirici ve hiçleştirici zaaflarından kurtulması şarttır. Bu, bir kölenin zincirlerinden kurtulma zorunluluğu kadar yaşamsaldır. Çünkü, kadının düşürülmüşlüğünü boynunda ağır bir zincir gibi taşıyan erkek, özgür olamaz! O aslında kendi Ataerkil ( ailedeki gücün, siyasal iktidarın, bir bütünüyle toplumsal yaşamın yönlendiriciliğinin erkeklerin elinde olduğu toplumsal ) düzeninin bir kölesidir. Bu nedenle, kadın kendisiyle birlikte erkeği de özgürleştirme göreviyle karşı karşıyadır. Tarih bu zorlu görevi kadına yüklemiştir. Kadın kendini ne kadar özgürleştirirse, erkeği de o kadar özgürleştirmiş olacaktır. Karşılıklı sorumluluğu içinde barındıran bu sorumluluğun formülünü şu şekilde belirtmek mümkündür : Ne kadar özgür kadın o kadar özgür erkek. Ne kadar özgür erkek o kadar özgür kadın.

Kadın sorununu sadece maddi yanıyla değil, manevi yanıyla da ele almak daha doğru sonuçlara götürür. Çünkü insanların maddi; sosyolojik, ekonomik ve ideolojik yanı olduğu kadar, manevi, psikolojik yanı da bulunmaktadır.

Elbette düşkünlükten kurtulmak için, geri duygulardan, açlık ve cinsellik güdülerinin esiri olmaktan kurtulmak ve bilimsel temellerde düşünsel üretimi, kültürel ve sosyal alanlarda da zihinsel bir sıçramayı gerçekleştirmek gerekiyor. Bunu da ancak inançlarında samimi olanlar ve gereklerini kararlılıkla yerine getirenler başarabilir.

Kadın alternatif olmalıdır. Özündeki eşitlikçi, şefkatli, barışçı, demokratik ve özgür yapısını açığa çıkartabilen kadın, alternatif bir yaşamın da motor gücü olabilir. Alevi kadınlar bunu başarma cesaretine sahip olduklarını örgütlenmeleriyle göstermelidirler. Bu amaçla Alevi Kadın İnisiyatifleri ( Özgür Kadın Kooperatifi, Özgür Kadın Vakfı, Özgür Kadın Derneği vd.) kurmak yada varolanlarına üye olmak, dinamik bir toplum yaratmak açısından son derece önemlidir. Çünkü 21. yüzyıl kadın özgürlüğü için mücadelenin öne çıkacağı bir yıl olacaktır. Eşitlik ve özgürlük arayışı, cinsler arası eşitlik mücadelesi temel bir mücadele olacaktır.Toplumsal ve bireysel özgürlük talepleri öne çıkacaktır. Alevi kadınlar  sürecin gerisine düşmemek için buna  şimdiden hazırlanmalıdır. Özgür toplum sisteminin merkezinde kadınlar olacağından, kadının da kendisini buna göre bilgi, beceri, inanç ve örgütlülükle donatması, özgür kadın kişiliğini yakalaması, kendini köklü bir sorgulamadan geçirmesi ( kendini dara çekmesi), gelişmesini engelleyen zayıflıklarını aşması için büyük bir fedakarlık ve cesaretle ayağa kalkarak ben varım ve özgürleşmek istiyorum! diye haykırması gerekiyor. Niçin haykırması gerektiğini şu bir kaç örnek bile göstermektedir:

•    “ABD’de her 15 dakikada bir  kadın dayak yiyor, her 6 dakika da bir kadın tecavüze uğruyor.

•    Fransa’da şiddet kurbanlarının % 90’ı kadın. Kadınların %51’i kocasından dayak yiyor.

•    Tayland’da kadınların %50’si kocasından yada başka erkeklerden dayak yiyor.

•    Meksika’da kadın işçilerin %95’i cinsel taciz kurbanı.

•    Yeni Gine’de cinayet kurbanlarının %60’ı kadın.

•    Pakistan’da ev emekçisi kadınların %99’u, dışarıda  çalışanların %77’si kocaları tarafından dövülüyor.

•    Papua Yeni Gine’de cinayete kurban giden kadınların %60’ı ev içi tartışmalar sırasında ya da sonrasında cinayete kurban gidiyor.” ( Mor Çatı Vakfı isimli kadın kuruluşu’nun araştırmasından. 02-08-2003 / Ö.Gündem Haber Merkezi )

Türkiye ve Kürdistan’da ki kadınların şiddet karşısındaki durumu da bunlardan çok farklı değil.

Hem cins olarak hem aile içinde hem de toplum da ezilen kadını,  insan olarak hak ettiği düzeye çıkartma görevi insanlığın temel problemlerinden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, aile, toplum,devlet, siyaset ve hukuku demokratik bir dönüşüme uğratarak, kadın iradesini tanıyan bir hamleyi gerçekleştirmek temel görevlerden biridir. Çünkü evrensel hukuk normları küreselleşme gerçekliği karşısında yetersiz kalmaktadır. Uluslararası hukukun yaptırım gücünde ki zayıflık bunun bir göstergesidir. Kadınlara yönelik saldırılara karşı olduğu kadar haklarına yönelikte de  Alevi derneklerinde ki kadın komisyonlarının  sessizliği üzücüdür. Bir kurum görev alanının gereklerini yerine getir(e)miyorsa neden kuruluyor. Örneğin Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu bünyesindeki  AAKB (Almanya Alevi Kadınlar Birliği’nin ) tüzüğünde duyarlılığını anlayış bazında belgeleyen maddeler bulunmaktadır :

“birlik, kadınlara yönelik her türlü şiddete karşı mücadele eder. „
“ Birlik, laik, demokratik , inançsal, kültürel ve politik kurum ve kuruluşlarla ilişkilere girer, gerektiğinde de birlikte çalışmalar yürütür.”

Fakat gerçeklik bu maddelerle örtüşmemektedir. Bu pasiflik durumu kendisini derneklerde ki kadın komisyonlarına da yansıtmış durumdadır. Net bir anlayış, pratik, amaç, yöntem ve örgütsüzlük gibi eksiklikler, söz konusu pasifliğin başlıca nedenlerindendir. Yani bir perspektif ve zihniyet devrimine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yaklaşıma uygun olmayan pratikleri Türkiye’de ki Alevi derneklerinde de görebiliyoruz.

Egemen özelliğe sahip olan beş bin yıllık erkek karakterli tarihte, kadına yönelik olumsuz yaklaşım öylesine üst boyuta taşınmıştır ki, kadın meselesinin bilimsel değerlendirilmesine dahi fırsat sunulmamıştır. Kadını bir namus alanı olarak tanımlayarak, onun gerçekliğini zorla kendi egemenliğine almış ve haklarından mahrum etmiştir. Eğer bugün kadın biraz olsun nefes alabilir duruma geldiyse onun ve ona destek veren ,dolayısı ile sorunlarına samimi ve dostça yaklaşan erkeklerle dayanışmasından kaynaklanmıştır. Ama asıl yükü hep kadın taşımıştır. Erkeğin tutsağı olmaktan, kişiliksizlik ve hiçlikten kendini kurtarma ve kendi kimliği ile mutluluğa giden özgürleşme mücadelesi yolunda başı dik olarak yürüme cesaretine, dünden daha fazla sahip olan kadınlar, cins ayrımcılığına hayır diyerek daha da güçlenmektedirler.

İşte Alevi kadınlar da yalanın, zorbalığın, hırsızlığın, inkarcılığın ve köleliğin saltanatına dur demek için cesaretli bir çıkışla kardeşlerini kucaklamalıdır.Çünkü güçlü kadın örgütlü kadındır. Örgütlü kadın, dar, zayıf ve marjinal olmayan ve de her türden esaret zincirlerini kırmış olan kadındır. Ancak örgütlü kadın kendisinde ruhsal ve beyinsel bütünlüğü ve özgürlüğü yakalama şansını elde edebilir. Etkin bir güç olabilmenin yolu buradan geçer. Yoksa Kızılbaş kadınlar, dernek dışına taşmayan Kadın Komisyonu çalışmalarıyla etkin bir güç olamazlar. Diğer kadın kuruluşlarıyla dayanışma içinde olmayan , kadının yeni bir toplumsal sözleşme yapma mücadelesinin içinde Alevi Kadın İnisiyatifi olarak yer almayan ve projesini sun(a)mayan Alevi kadınlar, dernek bünyesindeki giderek kendini tüketen ve tıkanan kadın komisyonlarında daraltıcı ve umutsuz bir pratiğin kurbanları olmaktan da kurtulamazlar. Bu bağlamda örneğin Uluslararası Kadınlar Konfederasyonu (FDİF ), Türkiye’de ki kadın kuruluşları ile Uluslararası Özgür Kadınlar Vakfı  (IFWF’nın ) çalışmalarının incelenmesi ve ilişkiler geliştirilmesi son derece önemlidir.

Federasyon ve Konfederasyon’un bölge ve dünya düzeyinde, federasyona bağlı derneklerin ise bulunduğu yerin kadın kuruluşlarıyla ilişkilerini geliştirmesi, Alevi kadınları hem nitelik hem de aktivite ve inanca bağlılık açısından olduğu kadar, Aleviliğin problemleri ve güzellikleriyle birlikte evrenselleştirilmesi açısından da güncelleştirecek ve geliştirecektir.

Biz Kürtler de bir söz vardır :  “Ağacın kurdu kendi içinde olmazsa ağaç çürümez.” Net bir politikası olmayan, ilkeli ve kararlı bir tavır sergilemeyen, politik, sosyal vb. sorunlara ilişkin gelişmeleri sadece izleyen yada basit bir basın açıklamasıyla geçiştiren ve ilgisini örgüt olarak ( bir bütünlük içinde ) göstermeyen bir örgüt, kendisini yani ağacı çürütmektedir.Bunun önüne geçebilmek, gerçek anlamda örgüt olmakla mümkündür. Burada temel görev merkezindir. Merkez, derneklerde ki komisyonları bünyesinde temsil düzeyine kavuşturarak tabanla bütünleştiremiyorsa, o merkez demokratik bir yol izlemiyor ve tabanından da kopuyor demektir. Bu da örgütün sadece merkezi temsil ettiği ve yöneticilerin örgütü olduğu anlamına gelir.

Elbette ki, merkez böyle diye derneklerin de öyle olması gerekmiyor. Dernekler, gelişmeler karşısında tepkilerini kullanma ve merkezi, kendi kanallarından doğru çizgiye çekme hakkını kullanma becerisini gösterebilmelidir.Çünkü Alevilik ve aleviler yöneticilerin tasarrufunda değildir. Burada yine kadına büyük görevler düşmektedir

Toplumun kazanması ancak kadının kazanmasıyla mümkündür. Barışın, kardeşliğin ve hoşgörünün insanlığın doğal kültürü haline dönüşmesi, her türden kirlenmeden arınmanın ve uşaklıktan kurtulmanın yolu , kadının özgür olarak yeniden doğuşuyla mümkündür. İşte ancak o zaman, çocuklara ve yaşlılara dayatılan haksız ve zalim dünyanın mutsuzluğundan onlarda kurtulabilir. Ancak o zaman, körpe beyinlere pompalanan tüketici, ahlaksızlaştırıcı ve yozlaştırıcı dijital dünyadan çocuklar da kurtulabilir. Ve ancak o zaman, yaşlıların yalnızlaştığı, aile içi bağlılığın, sevgi, saygı,ve hürmetten gittikçe mahrum bırakılan , vicdansızlık ve duyarsızlıktan bir çile yaşamına dönüşen yaşlıların dertlerine son verilebilir.Yaşlılık demek tecrübe birikimi demektir. Çocukluk ise saflık, temizlik ve ihanetten uzaklık demektir. Her ikisinin de  güzelliklerinden yararlanmasını beceremeyen toplumlarda , güvene dayalı mutlu ve sağlıklı bir gelecek inşa edilemez.

Bütün bunların yanı sıra çevrenin ve hayvanların da ticari yaklaşımlardan uzak bir anlayışla korunması yönündeki bilinç ve yaşam da ancak kadının belirleyici olduğu bir demokratik toplum projesiyle mümkündür. Çünkü, çevre ve ekoloji genel itibariyle dünyamızın gelişme ve kalkınması süreci boyunca dünyanın sömürüsü üzerine oluşmuş olduğundan insanın sömürüsünü doğanın sömürüsünden ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle de ekolojik mücadele aynı zamanda bir insan hakları mücadelesidir.

Alevi kadınlar, Aleviliğin ahlakını , anlayışını, güzelliklerini ve doğrularını ekoloji mücadelesini de içeren genel mücadele projesine katmalı; özgürleştirici diğer güzelliklerle buluşturmalı ve demokratik uygarlık çağının tanımlanması ve geliştirilmesi için yapılan kadın yürüyüşündeki yerini almalıdır. Kızılbaş özünü koruma gayretinde olan kadın, ancak o zaman marjinalleşme politikasının geleneksel erkek egemen kişilik yapısına karşı olduğu kadar, kaba cins eğilimlerinden egemen örgüt ve politika anlayışlarına karşı da güçlü ve tutarlı bir mücadele yürütebilir.

Kapitalist sistem, insanların manevi değerlerini yozlaştırarak sadece karnını doyuran, giyim ,araba, ev ve zevk peşinde koşan yani sadece güdülerinin esiri olmuş insanlardan oluşan bir tüketim toplumu yaratarak saltanatını bunun üzerinde devam ettirmek istemektedir. Bu çarkın dişlileri arasında en fazla ezilen ve parçalanarak kapitalist kar hırsının hakim olduğu pazar da bir meta olarak hiçleştirilen kadınlardır.Yani anamız, bacımız, eşimiz, dostumuz ve tanımadığımız kadınlar.

Avrupalı kadınlar çok ince ayarlanmış bir sistemle sömürülmekte ve ezilmektedir. Bu o kadar ince, süslü ve gizli bir sömürü sistemidir ki, Avrupalı kadın kendisini “özgür” sanabilmektedir. Oysa özgürlük, başka ülke kadınlarının köleliği ve mutsuzluğu üzerinden kurulmuyorsa vicdanidir. Bu yalan-dolan sisteminin aldatıcı ve pazarlayıcı serbestliği, özgürlük olarak sunulan modern kölelikten başka bir şey değildir. Kadının yaşam içinde eşitliği, yasalar da kimliği ve cinsiyetiyle yer alması da yeterli görülmemelidir. Kadın, ancak erkekle birlikte özgürse kadındır. Ve erkek, ancak kadınla birlikte özgürse erkektir. Ama her ikisi birlikte özgürse insandır.

Kadın mücadelesinin ciddiyeti, sisteme karşı olup olmamasıyla ölçülmelidir. Çünkü, erkek egemenliğini, kadını her alanda ikinci sınıf kategorisine koymayı ve bastırmayı yerleştiren, sistemdir. Bu nedenle, sisteme karşı örgütlenmeyen, haklar ve özgürlükler mücadelesini vermeyen kadınlar, ne erkek ne toplum  ne de sistem  karşısında özgür olamazlar

Kadınların parçalı duruşunun en önemli nedenlerinden biri de, kadın örgüt, kurum ve kuruluşlarının birleşik bir gücü yaratamamış olmalarıdır. Özgürlük isteyen kadınlar birbirlerinden uzak durmamalı, daha yakından tanışmalı, bir araya gelerek ortak projeler üretmeli ve enternasyonalizmin etkin bir gücü olmayı hedeflemelidir. Sorunların kaynağından uzaklaşmamanın yolu, kendi içinde sınırlı kalmamaktan geçer. Yoksa,  kaderciliğin, şiddetin, sömürünün, baskının, cinsel pazarlanmanın, yalnızlığın, etkisizliğin ve kimliksizliğin kurbanı olmaktan hiç kimse kurtulamaz.

İşte bütün bunlardan dolayı, Alevi kadınları, bu zorbalığa karşı mücadele de ağır bedeller ödemeye devam eden yiğit kadınların kurumlarına, projeleriyle gidip biz de varız diyebilmelidir.Toplumun ve devletin demokratikleşeceği ve insanlığın özgürleşeceği  bir toplumsal sistemin inşasında olmayanlar, ancak koca bir hiç olabilirler. Eğer başarılı bir mücadele sürdürülmek isteniyorsa, ilkeleri ve bununla uyumlu tarzları olan bir çizginin de sahibi olunmalıdır.

İnsanlığın kazanması kadınların özgürleşmesine bağlıdır. Bu nedenle 21. yüzyıla kadınlar damgasını vuracaktır. Çünkü en fazla belleksiz bırakılmak, kuşatılmışlığı bir teslimiyete dönüştürülmek istenen ve tüm yabancılaştırılmaya rağmen gücünü tarihi geçmişinden alan kadın,  aynı zamanda uygarlığı demokratik içeriğe kavuşturacak olandır. Bu bağlamda Alevi kadınlar hem cins hem de toplumsal sorunların çözümünü esas alan bir projeyle seslerini duyurmalıdırlar.

Güçlü olmayanların sözleri doğru da olsa fazla dikkate alınmaz. Ancak doğru olmayan tavırdan da güçlü sonuç alınamaz. Etkilemek ve muhatap alınmak için güç olmak gerekiyor. Alevi örgütlülüğünde varolan kadınlar, içinde bulundukları uyuşukluğu, isteksizliği, vurdum duymazlığı ve bütün bunların *** sebebi olan amaç ve inançtaki netsizliğin duvarını yıkarak erkeğe de öncülük yapmalıdırlar. Çünkü, dün kadını köleleştiren erkeği bugün kadın özgürleştirebilir ancak. Köleliğin çirkinliğini aşarak özgürlüğün güzelliğine ulaşabilmek için düşünceyle birlikte bedenin de özgürleşmesi gerekiyor. Bunun için de kadın ayağa kalkmalı ve sessizliğin perdesini yırtmalıdır. Aslında en büyük feryat sessizliktir. Çünkü sessizlik içinde azap çekenlerin feryadı duyulmaz. İşte kadınlar, bu sessizliğin kendisidir. Ama esas olan şudur ki, insanlık ancak örgütlü kadınların yüreği ve vicdanı ile gerçek mutluluğa ulaşacaktır.

Açıktır ki, “ gerçeği ancak göze alabilenler seçebilir„ korkaklar ise yalanın bataklığında yaşamayı seçerler. Bu nedenle, Alevi kadınlarımız inancının bir gereği olarak, boynu bükük uzun bir ömür yerine kısa da olsa onurlu bir yaşamdan yana tavır koymalıdır.

Kadın, üretkenliği ve doğurganlığı nedeniyle  “Yer Tanrısı „ olarak benimsenmiştir. O, “ *** Tanrıca „ ve Evliya´ dır. Pir Bektaşi Veli  “ Makalat ” ın da “ *** asıl Ata köktür ” diyerek, kadının önemine vurgu yapmıştır. Alevi-Kızılbaş tarihinde iz bırakmış olan Kadın Dervişler´in yiğitliği ve bilgeliği ile özgürlükler uğruna yaşamını feda etmiş kahraman kadınların anısını yaşatarak, yarınlara kendileriyle birlikte aktaracak olan Alevi kadınlar, tarihi bir sorumluluk altında bulunuyorlar. Her ne kadar Alevi dernek, federasyon ve konfederasyonların tüzüklerinde konuya ilişkin,  maddeler bulunuyorsa da    pratikte bir ciddiyet ve kararlılığın olmaması, kadın kollarının kendi  içinde sınırlı kalmasının da başat nedenlerinden biridir. Bu nedenle kadın kolları, ya dernek çatısı altında kurulmuş olan komisyonların içinde sınırlı kalarak kendini tüketecek ya da yaşadığı çevreden başlayarak, ülke ve dünya kadın örgütleriyle tanışarak ve kendi projesiyle katılım sağlayarak özgürlüğün yolcusu olacaktır. Bu aynı zamanda Aleviliğin küresel olarak varlığını duyurması ve örgütlülük olarak da demokratik uygarlık çağına giden yolda emek, söz ve karar sahibi olmasının yoludur.

Kadınların, toplumsal barış ve özgür katılım talebiyle gösteri ve yürüyüş hakkını kullanmalarına dahi tahammül edemeyen iktidarın resmi ve sivil saldırı güçlerinin, “ÖNCE KADINLARA VURUN”  talimatının arkasındaki kin ve anlayışı boşa çıkarabilmenin yolu, daha güçlü örgütlenmek ve güç birlikleri geliştirmektir.

Mevcut sistem aynı zamanda kadını yalnızlaştırma, dışlama ve ona acı çektirme üzerine kurulmuştur. Kadınların bu durumunu ise sahte yaşam ve hedeflerle perdelemek istedi. Egemenler bunun böyle devam etmesi içinde onların eylem gücünü zayıf  bırakarak, kadın örgütlenmelerinin bütünleşmemesi çabasını yoğunlaştırdı. Bu nedenle, birleşik kadın örgütlenmesinin yaratılarak, ülke sınırlarını aşmış bir iradi güce kavuşturma ihtiyacı bugün daha da aciliyet kazanmıştır.
Bir hiç olarak değil, etkili bir güç olarak yaşamak kadınların kendi ellerindedir. Bu nedenle Kızılbaş/Alevi kadınlar, kadın özgürlüğü şahsında insanlığın özgürlüğü için kendini feda eden kadınların yaktığı ateşi söndürmeyenlerle birlikte, kendi türküsünü kendi diliyle söyleyerek yürümelidir. Çünkü, “kendi sürüsüyle uçmayan kuş yalnız kalır ! ”

SONUÇ YERİNE

HER SONUÇ YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR.
HER ŞEY
ZIDDINI İÇİNDE TAŞIYARAK  BAŞLAR
VE BİR BAŞKA ŞEYE DÖNÜŞEREK BİTER.
VE BÖYLECE BİTEN HER ESKİ,
BİR BAŞKA YENİNİN BAŞLATICISI OLUR.

Hayat devam ediyor. Her şey değişerek dönüşüyor. Buna direnenler ise, yavaş yavaş kendini tüketiyor; eski olan, yeni doğru ve güçlü olanın içinde etkisizleşerek başkalaşıyor.

“ Özellikle son elli yılda gerçekleşen bilimsel teknik devrim ve iletişim alanındaki dev ilerlemeler, yeni bir teknik düzey ortaya çıkartarak çağ değişikliğinin, dolayısıyla da demokratik uygarlığın temelini oluşturmuştur. Bu devrimin sonuç ve yansımaları, sosyal alan başta olmak üzere, siyasal, ekonomik, askeri vb. Tüm alanlarda önemli değişiklikler yaratırken, donmuş kalıpları parçalayarak eski yapıları da aşılmayla yüz yüze getirmiştir.Bilgi salt bir elit kesimin tekelinden çıkıp topluma yayılma olanaklarına kavuşmuştur. Bu da her şeyden çok insanlığın zihinsel yapısı ve davranışlarında büyük değişiklikler yaratarak, 20. yüzyılın düşünce, yönetim ve yaşam kalıplarını alt üst etmiştir. 20. yy’ın sosyal yapı tahlilleri, bu tahlillere dayanan teoriler ve siyasal kurumlar yeni çağın ihtiyaçlarına cevap vermediğinden ve özelliklerine uymadığından aşılmaktadır. Ulusallık ve ulus devlet olgusu aşılırken, yerini uluslar üstü kurum ve örgütlenmeler almaktadır. Klasik sınıflar etkisini giderek yitirirken, kadın ve gençlik gibi sosyal kategoriler ve değişik meslek grupları öne çıkarak yaşamda daha etkin bir konuma gelmektedir. Kadın özgürlüğü yeni çağın en temel özelliği olarak yükselmekte, özgür kadın hareketleri öncü konumunun yanı sıra, gençlikle birlikte dönemin en stratejik ve dinamik gücünü oluşturmaktadır. Gelişen sivil toplum gücü, demokratik kurumlaşmanın temelini oluştururken, devletin demokratik dönüşüme uğratılarak daraltılabileceğinin, bir iş ve rol koordinasyonu aracına dönüştürüleceğinin de işaretlerini vermektedir. İlginin arttığı ekoloji yeni çağdaş bilincin en temel rengi olarak öne çıkmaktadır. Toplum artık güvenli, temiz,sağlıklı ve güzel bir çevrede yaşamak istiyor. Doğayı pervasızca tahrip eden ve sömüren, anlayış ve uygulamalara karşı yükselen ekoloji bilinci ve mücadelesi bunun bir göstergesidir. Demokratik ekolojik toplum yeni çağın sistemidir. Tüm farklılıkların güçlü ve zayıf olmalarına bakılmaksızın kendini özgürce ifade edebildiği, temsil gücüne kavuşturduğu ve özgünlüğünü genelle ahenk içinde, her hangi bir  kısıtlanmaya maruz kalmadan geliştirebildiği bir sistemdir. Dolayısıyla siyaseti, toplumu ve devleti demokratikleştirecek, yaygınlık arz eden çoğulcu ve demokratik bir kurumlaşmayı öngörmektedir. Bu bakımdan Demokratik Toplum Koordinasyonları, farklı sosyal kesimler ve faaliyet sahalarının genel çizgi ve amaç birliğine dayalı bir eşgüdüm örgütlenmesi olarak, demokratik- ekolojik toplumun paradigmasına en uygun modeli oluşturmaktadır.”

Görülmektedir ki, özgürlük arayanların yeni gelişmelere uygun olarak kendilerini ve örgütlenmelerini köklü bir zihniyet dönüşümüne uğratmaları kaçınılmaz bir hal almıştır. Dünyada meydana gelen köklü değişimlerin etkisi alevi örgütlenmelerinde de yansımasını giderek daha da etkili biçimde gösterecektir. Alevi toplumu geçmişini bugününü sorgulamaya ve daha güçlü temeller de bir örgütlülüğe kavuşabilmenin yollarını aramaya, mirasa sahip çıkmanın onun içinde sınırlı kalmamakla ama mirası da inkar etmeme anlayışıyla yürümenin zorunluluğunu anlamaya ve yavaş yavaş gereklerini yapmaya ve de  bu bağlamda, biz kimiz ve ne istiyoruz sorularının cevaplarını kendi içinde netleştirme tartışmalarına ağırlık vermeye başladı. Alevilik nedir ve aleviler nasıl bir örgüt istiyor soruları bilimsel cevaplarını buldukça mücadelenin de önü açılacak ve Aleviliği gerçek değerlerinden uzaklaştırma ve mücadelesini saptırma girişimleri de boşa çıkartılmış olacaktır. Zaten varolan tıkanma da ancak bu netleşmeyle aşılacak ve vicdanlar da rahat olacaktır. Çünkü kimlik bunalımı en derin bunalımlardan biridir. Burada esas alınması gereken, Aleviliğe ilişkin farklı yaklaşımların ortak değerler etrafında bir arada yaşayabilmesinin demokratik, katılımcı ve etkin bir anlayış temelinde yükselen örgütlenme esnekliğine kavuşabilmektir. Eğer AABF böyle bir esnekliği anlayış ve örgütlenme düzeyinde yapısına oturtmayı başarabilirse dışındaki diğer Alevi kurumlarıyla da kucaklaşmayı başarabilecektir. Zaten toplumun, doğanın ve doğadaki tüm canlıların haklarıyla donatılmış uyumlu yaşamının yani  Demokratik- Ekolojik toplumun özlemi de ancak böyle bir kucaklaşmayla yakınlaşacaktır.

Büyük bir hızla gelişen bilimsel teknik devrim, insanların günlük hayatına yön verecek kadar etkili ve radikal bir değişime yol açmaya devam ediyor. Bu nesnel gelişim, insanların düşünce ve davranışlarında da değişime yol açarak, yeni bir durum yarattı. Ve yaratmaya devam ediyor. Sermaye ve sermaye güçleri gibi demokrasi ve emek güçleri de global düzeyde örgütlenme şansına kavuştu. Artık, 20. yüzyılı kanlı bir sayfaya dönüştüren milliyetçiliğe dayalı  çatışma ve savaşlar çözüm yolu olmaktan çıktı.“ Temel karakterini milliyetçilikten alan ulus devlet olgusu, aşılması gereken gerici bir yapılanma durumuna geldi. Savaşların kanlı ve acı yüzü, insanları barış, demokrasi, özgürlük ve temel insan haklarını daha çok benimser duruma getirdi.” Fakat bütün bu gelişmelere rağmen, globalizmin yaşadığı ve yaşayacağı bunalımlar, milliyetçiliğin tekrar öne çıkacağı koşullarıda getirebilir. Ve bu fırsatı değerlendirmek isteyen devlet ve örgütler de çıkabilir. Bu da globalizm karşıtlarının sarılacağı bir bayrak olabilir.

İnsanlar, sadece kendi sorunlarını çözme mücadelesi içinde sınırlı kalarak gerçek bir özgürlüğe ulaşamayacaklarını ahlaki olarak da anlamaya başladı. Bu nedenle, düşünce, inanç, ifade özgürlüğü, örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkı, anadilde eğitim gibi bireysel haklar, halkların kültürel varlıklarını özgür geliştirme ve yaşamalarını kapsayan toplumsal haklar ve ekonomik hakları için mücadeleyi bir bütünlük içinde yürütmek gerektiğine ilişkin bilinç gelişmeye başladı.

Alevilik odağına insanı koyduğuna göre, insanlık için bütün mutlulukların gerçekleşebileceği bir proje konusunda da net olmalıdır. Bütün dinler insanlığa yeni bir projeyle gelmişlerdir. Bu nedenle ( biz inanç örgütlenmesiyiz. Bu siyasi partilerin işidir ) gibi bir cevabın arkasına sığınılamaz. Her inancın insanlığa sunduğu bir özgürlük projesi olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki günümüz de bütün mücadele biçimleri ile onun talepleri iç içe geçmiştir. Çünkü, dünyadaki olumsuzluklar ayrımsız bütün insanları etkilemektedir. Başkalarının feryadını duymayanların feryadı da duyulmaz.

İşte tamda bu noktada, Alevilerin mücadeleye bu perspektiften bakması gerektiğine ilişkin tarihi olduğu kadar ahlaki olarak da bir mesaj ortaya çıkmaktadır. Yine bu bağlamda tarih, genelde Alevilerin özelde de Alevi örgütlerinin önüne artık kesin ve net olarak ve de projeleriyle birlikte bazı soruları cevaplama zorunluluğunu da koymuş durumdadır.  Her şey yolunda gidiyormuş gibi bir rehavet içinde bulunan aleviler ve örgütleri, artık gücünü toparlamalı demokratik güçlerle yakınlaşmalıdır. Bu nedenle de muğlak ya da yuvarlak laflarla değil, sorunların çözümüne ilişkin program ve önerisini net olarak ortaya koymalıdır.

Şu gerçek asla unutulmamalıdır : Demokratım deyip de anti demokratikliği ortadan kaldırma mücadelesinden kaçmak, sahtekarlıktır. Zenginliklerin ve güzelliklerin, adaletsizlik baltasını elinde bulunduran modern haydutlara teslim edilmesine sessiz kalarak, onlara güç katmaktır. Suskunluğun, vurdumduymazlığın  ve kendinden menkul yaşamanın objektif anlamı budur. Artık buna kılıf olacak yalanlar da tükenmiştir.

Alevilik yolu temizliğin; arınmanın yoludur. Barışın, kardeşliğin, güzellikleri paylaşarak çoğaltmanın ve acıları paylaşarak azaltmanın, teslimiyet yerine direnmenin, kölelik yerine özgürlüğün, yaşama bir çocuk gözüyle bakmak gibi hilesiz ve masumiyetin yoludur.

Aleviler yaşama yeniden katılımı gerçekleştirmelidir. Yaşamın düşkün kılan yanlarından kurtulup güzel ve ahlaki bir öze kavuşmak,  gelecek nesillere bırakılacak en önemli ve değerli miras olarak görülmelidir. Çünkü insan onurunu ayakta tutan maddi-mali miras değil manevi mirastır. Tamda bu noktada Hz. Ali’nin çocuklarına yaptığı vasiyeti burada vurgulamak gerekiyor :

“Zenginliğin en üstünü akıldır, yoksulluğun en büyüğü ahmaklıktır, en korkunç şey kendini beğenmektir, soyun-sopun en yücesi güzel huy, güzel ahlaktır, ahmakla dost olma; ona ihtiyacın olduğunda yardımına koşmaz, fayda vermek isterken zarar verir, kötülük edenlerle dost olma senide satar, yalancıyla dost olma; uzağı yakın yakını uzak gösterir. Akıl gibi zenginlik, cehalet gibi fakirlik, terbiye gibi güzel miras ve danışmak gibi de yardım yoktur. İyilik yapan bizzat iyiden daha iyi, kötülük yapan da kötüden daha kötüdür. ”

Acıları ve sevinçleri doğru anlamanın yolu, doğru bir vicdan devriminden geçmektedir. Kan kültürüyle yoğrulmuş olan tarihimize sevgi kültürünü hakim kılmak için, duyarlılığın ve bilincin, ahlakın ve dürüstlüğün ışığını kaybetmemek gerekiyor.

Son söz olarak  şunu önemle vurgulamak gerekir ki, bugünkü çalışmalarımız yarınları kazanmak için olmalıdır. Gelecek nesillerin bırakacağımız mirası sahiplenebilmesi için, Aleviliği ve onun örgütlenme tarzını gelecek yüzyılın dünyasına cevap verebilecek temellere oturtabilmeyi hedeflemeliyiz. Unutulmamalıdır ki, mirasa sahip çıkmak onun içinde sınırlı kalmamakla mümkündür.

ilginizi çekermi ?

NASIR ÇİÇEKLERİ

– NASIR ÇİÇEKLERİ – (1988 yılında Oltan Sungurlu’nun Adalet Bakanılığı yaptığı dönemde, Bayrampaşa (Sağmalcılar) zındanında …

Bir Cevap Yazın