Anasayfa / Şahap Eraslan / 1002. GECE

1002. GECE

Merhaba Mamo,

Mayıs ayı geldi. Kırmızı bir karanfili yakama en son bir yıl önce takmıştım galiba. İnsan alışkanlıklarından vaz geçmiyor. Alışkanlıklarımın üzerimde yoğun bir etkisi var. Mayısın ilk günü kırmızı bir karanfil almak alışkanlık oldu galiba… İnsanın sevdiği, içinde kendisini, kendisine ait yanlar bulduğu alışkanlıkları vardır… Karanlıkta ıslık çalarak yürümek gibi, yoldaki çizgilerin üzerine basmadan yürümeyi denemek gibi, bir insan selinde bir damla olmayı istemek gibi, mayıs ayında karanfili anımsamak gibi… Tanrınız olmayabilir, ama kabeniz ve kıbleniz olmalı. Bir ibadethaneye gitmeyebilirsiniz ama Saat Kulesini sesli okumak gibi ibadetleriniz olmalı en azından:

Nereden gelmiş bu denizsiz kente
Bu yaşlı martı
Konmuş saat kulesinin üstüne
Öyle bir zamansızlıktan izliyor beni
Çağırsam, hemen çıkıp gelecek, biliyorum
Çok eski bir oyundan kılıksız bir haberci gibi.

Her şey yitip gidiyor
Üstelik bu akşamüstü saatlerinde
Şu akarsu ne kadar eski, şu tepe ne kadar eski
Oysa yepyeni görünüyor ikisi de.

Şakalaşmakta zamanla saat kulesi.

A.
Yıllar sonra Faslı sosyolog Fatma Mernissi’nin kitaplarını yeniden gözden geçirdim.  İslam’ı başka türlü anlamaya çalıştığım zamanlarda Mernissi’ye uğramak, onu kitaplarında selamlamak keyif veriyor. Yıllar önce etnolojiyle ilgilenirken milliyetçilik, dincilik konularını anlamak için de onu okumam gerekmişti. Onun anlattığı İslam ninesinden öğrendiği, kafamızdaki “müslüman” kalıplarını aşan bir şey. Ayrıca inanan bir insan olması, İslama içeriden bakan bilim kadını olması benim ondan öğreneceklerimi çoğaltıyor… Fas’lı bir kadından “kadını” öğrenmek, Müslüman kadınların başkaldırılarını okumak çok keyifli…Seni (A. Telli’ de vardır ya: Bütün sevdiklerine sen der ya) tanımak ne güzel…

B.
Mevdudi: Mevdudi 1903 yılında Haydarabat yakınlarındaki bir kentte dünyaya gelir. Babası Mevdudi’yi İngiliz okullarında okutmayıp kendisi eğitmiştir. Daha sonraları Mevdudi gazetecilik yapar ve inacı (İslam) üzerine kitaplar yazar. 1979 yılında ölünceye kadar defalarca tutuklanır. Düşüncesinin temel özelliği batıya karşı olmasıdır, aynı zamanda batının teknolojisini alınmasından yanadır. Mevdudi bir yığın İslam düşünürünü etkilemiş, Hint yarımadasında İngilizlere karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde etkin rol oynamış ve daha sonraları ise Pakistan’ın Hindistan’dan bağımsız olmasından yana tavır koymuştur.

Seyyid Kutub (1906-1967): Hint Yarımadasındaki Mevdudi geleneğini Seyyid Kutub Mısır’da sürdürür. El-Ezher Üniversitesindeki eğitimden sonra burslu öğrenci olarak Amerika’ ya gider. Daha sonraları Mısır’a döndügünde batıyı eleştirmesiyle dikkati çeker (emperyalizmi eleştirmeye yönelir). Batıyı eleştirmesine karşın batı teknolojisinin kullanılmasından yanadır. İlginç adamdır Seyyid Kutub: Savaş sırasında düşmanla savaşmak üzere hapisten salıverilmesini telep eder ve savaş sonrası gene hapishaneye dönmek için de söz verir ayrıca. İdam edilmeden önce söyledikleri biraz Che, biraz Deniz çağrışımı yapar… O ama Seyyid Kutub’dur. Aynı düşü görmem ben onunla, aynı tarafta da değilim… Kimseye çaktırmam belki ama Mevdudi’ye, Seyyid Kutub’a Said Nursi’ye saygı duyarım… Onlara saygı duymam, bunu söylemem kendi düşlerimden çok emin olduğum anlamına gelir aslında…

Hint Yarım adasında öne çıkan, İslamı çağdaş bir anlayışla kavramaya çalışan Mevdudi’yi, ve bu geleneği sürdürmeye çalışan Seyyid Kutub’un düşüncelerine Türkiye’ de Said Nursi yakın durur. Yaşamları, mücadeleleri, mahkumlukları bile benzerlik gösterir… Önceleri ay “nur”du, “gidilemez”di. Radyo “şeytan icadı” yahut “şeytan konuşmasıydı”. Günümüzde teknolojinin müslümanlar tarafından yaygın kullanımında Mevdudi’nin, Seyyid Kutub’ un ve Said Nursi’nin ne kadar payı vardır acaba?

C.
Otobüse bindiğimde yaşlılara, hastalara oturmaları için özel yerler/koltuklar ayrıldığını fark ettim… Yaşlıların bu otobüse bindiklerinde amatör olup ama profesyonel dilenci gibi yer kapmak uğruna koltuklarda oturan insanların gözerini yakalama mücedelesine girmelerine gerek yoktu… Saçı sakalı bile Kürt olan adam intihar etmeyi istemiyordu, Mamo… Böyle yaşamak ona ağır geldi galiba… Yük olmak ağır geldi… Yaşlanmak bir dönüşüm geçirmektir belki de. Bir gizli adı da “yük olmak” anlamına gelen…

D.
Erklerini yitiren adamlar neden “onursal başkan” olurlar… İktidar sahibiyken onurları nerededir? İktidarla onur arasında ne tür ilişki vardır. Onursal başkanlık sistemi temiz ambalajlı kirli bir oyun aslında… Willy Brandt parti genel başkanı seçilmediğinde onu seçmeyenler onursal başkan olmasında hemfikirdiler. Erdal İnönü`yü CHP`den kaçıranlar ona onursal başkanlık verdiler… Belki de iktidar sahipleri yenilenlere/mağluplara onursal (yapmacık) başkanlık vererek yengilerini pekiştirmek istiyorlar. Yenilenler/kaybedenler onursal başkan olduklarında gururları/onurları fazla incinmiyor. Narsistik yaralanmayı aza indirince narsistik öfke de azalıyor. Ve böylece de yenilenlerde yenilgiden ötürü oluşacak şiddeti nötürize ediliyor. Bazıları kaybetmeye tahammül edemeyecek ve “onusal başkanlıkla” yetinmeyecek kadar narsistlerdir. Ölünceye kadar her türlü yolu denerler. Ecevitler, Baykallar, Türkeşler, Erbakanlar, Baykallar, Demireller buna en iyi örnektirler. Onlar sadece “başkan” olarak ölürler. Onursal başkanlığa kadar düşmezler yani… Bazıları onursal başkanlığa layık görülmezler… Unutulup giderler… Arada bir gazeteci yanlarına yanaşıp bir soru sorduğunda eski hallerine dönerler, coşarlar, şahlanırlar… Bazıları ise ben bakanken/başkanken türünden kitaplarda anılarını yazarlar… Belleğimizi zorlasak bu ülkede Yıldırım Akbulut isminde bir başbakanın olduğunu anımsarız… Derneklerde “hiç bir çıkar beklemeden” kamusal işler yapan insanların sahiden hiç bir çıkarı yok mudur… Aziz Yıldırım, Adnan Polat futbol klübü başkanı olmasalar onları kim tanırdı… Bu işi parasız yapmaları hiç bir kazançları olmadığı anlamına gelmez herhalde… İstanbul’daki Bayburtlular Derneği Başkanı sadece bu görevde başkan olacak sanırım. Yani en azından hayatında bir yerde, bir dönem o da baş olacak… Onun karı da galiba bu “başkan/baş” olma meselesindeki narsistik çıkar… Bu söylediklerimden sivil toplum kuruluşlarının çoğalmasıdan, güçlenmesiden (iktidar) rahatsız olduğum anlamı çıkarmayın lütfen… Haa, unutmadan söyeleyim: Onursal başkanlar sıkça kuru gürültü yapar, iktidarlarını yitirdiklerini unutarak iktidarları varmış gibi davranırlar. Kendilerini bir umut/mesih/kurtarıcı gibi göstermeyi denerler. Bizler de zor durumlarda çok inandırıcı bulmaksak da bu masala inanmış gibi görünürüz. Uzun lafın kısası size bir örnek. Ben Ali Şen isimli bir eski başkan tanırım. Bu adam nedense çok önemlidir. Önemi nereden gelir, sözlerindeki ağırlık hangi kaynaktan beslenir tam anlamam ama bu adamı tanırım. Önemli adamdır yani. O değerli fikirlerini söyleyeceği zaman proğramlara canlı bağlanır (bu laf ne demek ben tam anlamam, cansızlarla sadece ruh çağıranlar bağlantı kurabilirler. Cansızlarla bağlantı olanaksız olduğuna göre canlı yayın/bağlantı ne demektir?), çünkü bu önemli adam genelde Bodrum’da kalır. Kendisi olsa fenerbahçeyi kurtarır, büyütür falan… Onursal başkan genelde eski başkan demektir de. Arada bir kuru gürültü yaparlar, aslında trajik bir narsistik öyküdür bu…. Unutulmaya direnmek, önemsizliği kabul edememek… Önemsizlik de hoştur yani. Bir sahil kasabasında balıkçılarla sohbet etmek, bir akşam üstü Baudelaire’den şiirler okumak… Hoştur yani en arka koltukta otururken yeni binen yolcuya da yer vermek amacıyla “arkayı dörtleyelim abi”yi beklemden biraz sıkışmak. Ömer Hayyam’ın şiirlerinde alkol koklamak, şarabı tanımak güzeldir. Şarap yasak olandır, yani günah olan. Bu günahın tadı/anlamı başkadır. Haz vardır, keyif vardır bu günahta… Nereden geldim gene şiire… Sitede şiirler çoğalıyor… “Ausschwitz’den sonra şiir yazılmaz”ı kim ve neden söylemişti? Şiir yazanlar acaba Adorno’yla bu konuyu tartıştılar mı?

A.
1001 Gece Masalları’nı kaçımız okuduk… Herkesin kültür konusunuda konuşurken kendi kültürüne yabancı olması ürkütücü… 1002. geceyi kaçımız biliyoruz… Edgar Allan Poe 1002. gecede Şehrazad’ ı öldürür… Şehriyar’dan kurtulmayı başaran Şehrazad yüzyıllar sonra batılı bir yazardan kurtulamaz… Konuşarak bir erkeğin/sultanın şiddetini denetlemeyi başarır Şehrazad. Sözle, zekayla erkeğin dengelerini/dengesizliklerini sergilemeyi, erkeği sözle uysallaştırmayı başaran Şehrazad’ı yüzyıllar sonra batılı bir yazar (Allen Poe) neden katleder? Korkunç bir erekeği uysallaştıran bu aklllı kadını katlederek yeni bir erotik, çekici kadın tipi mi yaratılmak istendi… Batı erkeğinin aptallığı çekici ve erotik bulması, akıllı ve güçlü kadınların (Şehrazad’ların) katledilmesiyle mi olanaklı oldu? Sağol Mernissi,Şehrazad’ın avukatı olduğun için… Sağol Mernissi ninenle yaşadığın özel anları bile bizimle paylaştığın için… Sağol Mernissi Avrupalı erkeğin kadını aşağılacı tutumuna itirazda bulunduğun için…

E.
Önceleri tanrılarla insanlar arasında ilişkilerde sınırlar kesin değildi. Firavunlar insan ve tanrılardı aynı zamanda. Yunan tanrıları/tanrıçaları yeryüzüne inip beğendikleriyle eşleşebiliyorlardı. İnsanlar tanrılarla tanrılar da insanlarla diyalog halindeydiler. Sonra tanrılar insanlardan uzaklara gittiler, insanlarla ilişkilerinde konumlar daha belirgin, sınırlar daha katı olmaya başladı. İsa tanrının oğlu olarak insan ve tanrı arasındaki son bağ. İslam tanrıyla insanı (kulu), aşağıyla yukarıyı daha belirgin çizgilerle ayırdı. 915 yıllarında Bağdad’ta Hallacı Mahmut enel hak (hak, hakikat benim) derken tanrının sıfatlarından birinden de söz ediyordu. Mansur aslında enel hak derken bu sınırı ortadan kaldırmayı deniyordu. Bu durum Abbasilerin ezberini bozuyordu. Enel Hak’kın ön koşulu olarak da tanrı sevgisindeki yoğunlaşmayı gösteriyordu. Sonra Hallacı parça parça, taksit taksit öldürüldü. Yıl 922. Enel Hak dedikten yedi yıl sonra. Hallacın ölümünden sonra tanrı kendi mertebesinde kullar oldukları yerde/konumda olmayı sürdürdüler… Kuşkusuz çoğumuz bağnazlık, barbarlık, sünnilik diyeceğiz haklıyız… Bu haklılık siyah ve beyaz resimler oluşturmaya yeterli midir? Emevilerin en önemli önderleri Muaviye ve Yezid’tir. Nedense Anadolu Sünniliği Muaviye ve Yezid’i isim olarak çocuklarına koymaz. Ehli Beyt’e sevgi Aleviliğe saygından belki de… Siyah yoktur demiyorum. Söylediğim sadece siyahın olmadığı…

F.
Arada bir hekim çıkıp sünnetin sağlıklı olduğunu anlatıp İslamiyetin sünnetini (her ne kadar Kuran’da yazılı olmasa da) haklı göstermeye çalışıyor. Usandım bu “bilimsel” söylemlerden. Noam Chomsky Vietnam Savaşı örneğinde bilimin nesnellik iddiasının arkasında Amerikan Savunma Sanayisinin çıkarları olduğunu anlatmıştı. Sünnet konusundaki “sağlıklı” açıklamaların tıbbilikten çok islami olduğunu düşünüyorum. Bu söylem bana bilimsel, nesnel falan gelmiyor. Avrupadaki erkeklerin sünnetsiz oldukları için çüklerini hasta bulup sünnet olmak için hastane önlerinde kuyruklar oluşturduğuna tanık olmadım. Bu kadar bilimsel sağlık muhabbetine karşın müslüman olmayan erkeklerin sünnet olmamasını zekayla bağlantılandırabilir miyiz? Gene de nedense her hafta televizyonda, gazetelerde sünnetin çok sağlıklı (aynı muhabbet oruç konusunda da yapılır) olduğunun yeni bir kanıtı anlatılır. Yıllar önce gazetelerde müslüman olmuş insanların sünnet resimleri yayınlanırdı. Kocaman heriflerin sünnet elbiseleri içinde verdikleri poz inanç ciddiliği belgesinden çok karikatüre daha yakındı. İyi ki sünnet anının resmi yayınlanmazdı. Bu kadar bilimsel açıklamaya karşın ben SÜNNETİN BİR TRAVMA OLDUĞUNU, müslümanların çocuklarına bu travmayı yaşatmaktan vazgeçmelerini öneriyorum. Müslüman erkekler kendilerine yeni “erkek olma tasarımları” oluştursunlar ve sünnet olmadan erkek olmanın yollarını araştırsınlar. Erkek olabilmenin bir travmaya bağlamasını dehşet verici buluyorum. Bunu da Erol Taş’lık olsun diye değil travmalar olmasın diye söylüyorum… Arada bir aynı “terbiyesiz sözcükleri” kullanıyorum… Bu benim çaresizliğim: Erkeklik denilen şey çük/*** kültü/kültürü anlatılmadan kavranamıyor galiba, ya da ben başka türlü anlatamıyorum… Mamo bugün de bu kadar çük muhabbeti yani…

Sevgiyle, dostlukla…

Erol Taş

ilginizi çekermi ?

AŞK ÜZERİNE DERS NOTLARI

Aşkla kapitalizmi ilişkilendirmek düş kırıklıkları yaratıyor.  Bilincimizle karşı çıktığımız kapitalizmin sevgilimizle karşılaştığımızda hızla atan yüreğimize …

Bir Cevap Yazın